Artaud’nun “Vahşet” ve “Tiyatro ve İkizi” Kuramlarının Brook ve Wilson’daki Karşılıkları
Antonin Artaud'nun 1931 Paris Sömürge Sergisi'nde (Hollanda Doğu Hint Adaları pavyonunda) Balili dansçıları izlemesi, onun tiyatroya dair esas takıntısını bir anda netleştirir: Batı'nın metin merkezli, psikolojiye yaslanan "açıklayıcı" tiyatrosu ona göre artık işlemiyordur. Artaud'nun aradığı şey, cümlenin ikna gücü değil bedenin, ritmin, sesin ve görüntünün doğrudan etkisidir. "Vahşet Tiyatrosu" dediği şey, kaba bir şiddet fantezisi değil seyirciye güvenli mesafeden "anlam" sunan tiyatroya karşı bir saldırıdır. Sahne; konuşan karakterlerin salonu olmaktan çıkıp, duyulara işleyen bir tören alanına dönmelidir. Artaud'nun Balili tiyatroda gördüğünü "yaşayan, hareket eden hiyeroglifler" diye tarif etmesi boşuna değildir. Orada anlam; cümleyle değil, işaretle, ritüelle, kompozisyonla kurulur.
Peter Brook, Artaud'nun bu fikrini sahnede en ciddiye alan yönetmenlerden biridir çünkü Artaud'yu "alıntı" olarak değil, çalışma yöntemi olarak dener. 1964'te Royal Shakespeare Company çatısı altında Charles Marowitz'le yürüttükleri "Theatre of Cruelty" çalışmaları, Artaud'nun teori olarak bıraktığı şeyi pratikte sınamak içindir: oyuncunun bedenini metnin hizmetkârı olmaktan çıkarıp, başlı başına bir dil haline getirmek. Bu süreçte Artaud'nun Spurt of Blood (Jet de Sang / Kan Fışkırması) gibi parçaları profesyonel bir bağlamda sahneyle temas eder; aynı dönemde Brook'un RSC için yönettiği Marat/Sade ise "delilik, ritüel, taşkınlık, düzenin kırılması" gibi Artaud'nun damarlarını sahnede büyüten bir örneğe dönüşür. Brook burada metni "anlatılacak şey" olarak değil, bedensel ve kolektif bir enerji üretmek için kullanılan bir malzeme gibi ele alır: ses, hareket, ritim, toplu sahne düzeni metnin önüne geçebilir; hatta geçmelidir.
Brook'un Artaud'ya en net yaklaştığı yerlerden biri de dil meselesidir. Artaud'nun "sözcüklerin tiranlığı" dediği şeye karşı, Brook dilin anlam yükünü düşürüp sesin etkisini öne çıkaran işler arar. Orghast (1971) bunun uç örneğidir: Ted Hughes'la birlikte geliştirilen, kısmen icat edilmiş bir dil ve kadim dillerin (ör. Yunanca, Avesta) kullanımı, seyirciyi "ne dedi?" sorusundan koparıp "neye maruz kaldım?" sorusuna iter. Amaç açıklamak değil; ses ve entonasyonla doğrudan temas kurmaktır. Artaud'nun tiyatroyu bir tür "kutsal eylem" gibi düşünmesi Brook'ta burada somut bir metoda dönüşür.
Robert Wilson ise Artaud'nun mirasını başka bir uçta, daha "görsel" bir rejimde büyütür. Wilson'da metin çoğu zaman geri çekilir; sahnenin asıl dili ışık, mekân, bedenin geometrisi ve zamanın ayarı olur. Deafman Glance'ın ilk gösterimini 1970'te yapması tesadüf değildir. Bu iş, konuşmanın merkezde olmadığı, görüntülerin ve hareketin "anlam taşıdığı" bir tiyatro fikrini açıkça ilan eder. Wilson, sahneyi bir hikâye anlatma alanı olmaktan çıkarıp, dikkatle kurulmuş bir kompozisyona çevirir; izlediğiniz şey "drama"dan çok, sahnenin kendi grameridir. Bu, Artaud'nun "sahnelemenin dili" dediği şeye radikal bir karşılık gibi durur.
Wilson'ın I La Galigo çalışması da Artaud'nun Bali'de sezdiği törensel havayı güncel sahne teknolojisiyle yeniden kurma girişimi olarak okunabilir. Wilson bu yapıda sözün yerini iyice daraltır; metin, ağırlıklı olarak bir "anlatma" aracı değil ritüel bir unsur gibi, sınırlı ve seçili biçimde sahneye girer. Wilson'ın kendi tarifindeki gibi "kelimeler azdır"; asıl iş, imge, dans ve müzikle taşınır; Bissu rahibinin ilahisi de bu yapının içine yerleşir. Bu yaklaşım, Artaud'nun aradığı "metnin altındaki tiyatro" fikrine yakındır; fark şurada belirir: Artaud bunu varoluşsal bir zorunluluk ve metafizik bir sarsıntı olarak isterken, Wilson çoğu zaman aynı malzemeyi daha serinkanlı bir estetik mimari gibi kurar. Yine de sonuç değişmez: seyirciye "anlam" sunan bir tiyatro değil, seyirciyi doğrudan etkileyen bir sahne düzeni.
Artaud'nun asıl etkisi burada: Brook'ta sahne "tören" gibi çalışmaya başlar; Wilson'da sahne "imge ve zaman" gibi düşünmeye zorlar. İkisi de metni ortadan kaldırdıkları için değil metnin tahtını indirdikleri için Artaud'ya yaklaşırlar. Artaud'nun aradığı şey en temelde şuydu: tiyatro; söylemekten önce yapmak, açıklamaktan önce dokunmak, temsil etmekten önce sarsmak zorunda. Brook bu sarsıntıyı insan bedeni ve ritüel üzerinden kurar; Wilson ışık, yapı ve zamanın çıplak disipliniyle. Artaud'nun Bali'de gördüğü o "hiyeroglif" dil, iki farklı kanaldan Batı sahnesine geri sızar-ve sahnenin merkezini kalıcı biçimde kaydırır.






