Kitap

Nietzsche’nin Peruğu

   Sadık Şanlı       Mayıs 2024

Nietzsche’nin Peruğu

‘Her insanın mutlaka okuması gereken 10 kitap', ‘gençlerin mutlaka okuması gereken 20 kitap', ‘filancanın 100 kitaplık okuma listesi' başlıklı listelere mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu listelerin; ‘ölmeden görülmesi gereken yerler', ‘gidilmesi gereken mekânlar', ‘izlenmesi gereken filmler' başta olmak üzere birçok farklı ‘the bucket list' formatı söz konusu olsa da mevzu bahis edeceğimiz kitap listelerinin, belli periyotlarla ısıtılıp gündeme geldiği hepimizin malumu. Hatta medyamızda kimi yazarlar, zaman zaman okurun ihtiyacı olduğu düşüncesiyle ‘gençler ne okumalı?' tartışmaları açarak, listelerini yayımlamaktan geri durmazlar. Üstelik, bu tarz liste paylaşımları öyle bir çılgınlığa dönüşür ki ekserisi ortak kitaplardan oluşan listeler sayesinde, kelli ferli, deve dişi gibi mümtaz yazarlarımız tarafından varoluşsal sorunlarımız olduğuna, bu sorunlarla nasıl baş edeceğimize, kendimizi nasıl gerçekleştireceğimize, geçmişle nasıl bağ kurup bugünü nasıl inşa edeceğimize, ‘bir kitap medeniyetinin çocukları' olduğumuza, medeniyetimizin kodlarına dönerek, Batı'ya nasıl galebe çalacağımıza, hatta okursak devrimin yakın olduğuna değin birçok konuda ikna edilmeye çalışılırız. Zira bugüne kadar bizde eksik olan; söz konusu yazar ya da yazarların anlam dünyasında baş köşeye oturttukları kimi kitapları okumamış, bize adeta her kapının kilidini açacak o ‘sihirli değnekten' mahrum kalmış olmamızdır.     

Halbuki bu kitapların belirgin ortak özellikleri arasında; okuru fikri/düşünsel kendine benzetme, politik adres gösterme, ideolojik zihin inşası, romantizm düzeyinde bağlı olunan aynı mahalle yazarlarını pazarlama ve onurlandırma gibi birtakım amaçlar belirgin şekilde göze çarpar. 

Bir an tahayyül edin: Kitap listesine maruz kaldığınız liberal, sosyalist, Kemalist ya da İslamcı bir yazarın önereceği kitapların hangileri, aklınıza gelenlerle pişti olurdu? Üzerine ganyan oynansa, tutturmamanız içten bile değil. Söz konusu listelerin sunumundaki jenerik cümle de büyük olasılıkla olan biteni okumak, anlamlandırabilmektir. Çünkü bizler, henüz büyük resmi görememekteyizdir, bu tarz yetilerimiz gelişmemiştir, ancak -inşallah- gerekli okumaları yaptığımızda büyük bir aydınlanma yaşamamız da kaçınılmazdır. En acısı ise listelerde ‘özenle numaralandırılarak' sunulan kitaplar, verildiği sırayla -dahi-okunduğunda, zihin inşası bir yana, kafa karışıklığı yaşamamanız ve bir malumatfuruşa dönüşmekten gayrı bir sonuç alamamanız da sürpriz olmayacak bir sondur. 

Çünkü bu tarz listelerin, okuru ‘okumaktan asıl murat' olan ‘hazmedilmiş bilgi'ye götürebilmesi zayıf bir ihtimaldir. Çünkü oldukça farklı türlerden seçilmiş bu kitaplara, örneğin Twitter'da peş peşe okuduğunuz ve en ufak bir türdeşliği ya da zihinsel bağı olmayan enformasyon bombardımanı gibi maruz kalırsınız. Maruz kalınan ve odaksız bir silsilenin ise ‘tekrarla inşa'nın sonucu olan hafıza inşası ve hazmedilmiş bilgiye ulaştırması oldukça zordur. Zira malumatfuruşun ‘kurumsal bir hafızası' yoktur, yalnızca zamanla unutkanlıkla başı derde girecek ‘dolu bir ön belleği' vardır.  

Buraya kadar yazdıklarımın serencamı; aidiyeti, mahallesi fark etmeksizin ömrünün en az ilk gençlik yıllarını özellikle çay ocaklarında, kitap kafelerde, örgütlerde, teşkilatlarda ismi kendisinden büyük ve aslında birer bibliyomandan öteye gidememiş ağabeylerine, üstatlarına, yoldaşlarına çaldıranlarca eminim esefle hatırlanacaktır. Esefle diyorum, zira iştahla başlanan arayış, okuma, anlama yolculuklarımızın ne tür yanlış yönlendirmelerle, yol kazalarıyla, overrated kurtarıcılarla budanarak köreltildiği, bu ülkede şahit olunan yaygın bir tecrübedir. Bunca kelâmın ardından sözü getirmek istediğim yer, iyi niyetle yapılan kitap önerileri ya da okuma listelerini veya bunları paylaşanları eleştirmek değil elbette. 

Asıl odaklanacağım nokta; usulsüz vusul olmayacağı ilkesinden hareketle, hafıza ve hazmedilmiş bilgi inşasına okuru götürecek, balık vermek yerine balığı tutmayı öğretecek bir tecrübenin ekseriyetle yansıtılmaması, dahası bunun farkında dahi olunmaması. Bu, hafife alınır bir durum değil. Öyle ki özünde parmak izlerimizin olabildiğine özgünlüğü ve farklılığı kadar tartışmasız bir kişisel serüven olan okuma serüvenlerimizin, birçok kez inkıtaa uğramasının / uğruyor olmasının altında da hepimize sunulan ortak reçetelerin küçümsenemez bir etkisi var. Özünde hayatı ve insanı politik okumanın, okuma listeleri yoluyla okuru zihinsel dünyalarımıza, müntesibi olduğumuz düşünce, inanç ve ideolojilere davet etmenin bir sakıncası olduğunu da düşünmüyorum. Ancak okuru, okuma serüveninde edilgen bir nesne olarak konumlandıracak, özne kılmayacak, aynı reçeteye tâbi bir yığının içine sıkıştırarak araçsallaştıracak, daha kötüsü ise hevesleri yanlış önerilerle daha baştan hadım edecek yaklaşım biçimleri ve önerilere de sıcak bakmıyorum.

Kitap okumayı henüz bir iptilaya dönüştürememiş, heveskâr fakat başlayacağı serüvene henüz bir rota çizememiş, kendisini ve dış dünyayı tanıma, anlama, yorumlama yolculuğunda doğru bilgi tecrübesine muhtaç ‘genç okur'un, olabildiğine dağınık ve malumatfuruşluktan öte hiçbir şey üretmeyecek okuma listeleri önceliği ve ihtiyacı değildir. Genç okurun kelime ve kavram dünyası ile analitik düşünüş biçimini geliştirmeye, hafıza ve hazmedilmiş bilgi inşa etmeye kapı aralayacak bir metodolojiyi inşa etmesine zemin hazırlayacak yönlendirmelere ve tartışmalara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 

Sözün burasında, 20. yüzyılın büyük tarihçi ve düşünürlerinden Fernand Braudel'in kahramanları değil, basit ve gündelik insan eylemlerini, her daim değişimi getiren ‘tekrarlananın bilgisini' tarihin ve tarihe bakışının öznesi kılan düşüncesini ödünç alabiliriz. Bu yaklaşım, okuma metodolojisini nasıl inşa edebileceğimiz noktasında ipuçları barındırıyor.   Her okuma edimimiz; kendimiz merkezde olmak üzere insanı, içinde yaşadığımız toplumu ve topyekûn insanlığı ve tarihini, bugüne ve yarına olası etkilerini anlama ve yorumlama çabamızda düğümleniyor. İlk insandan, insan topluluğundan bugüne, tekrarlananın bilgisinin peşindeyiz zira. 

Tarih boyunca yaşanan ve içinde kısmî şekilde tecrübe ettiğimiz olağanüstü değişime rağmen, özünde insanın aslî ihtiyaçları değişmiyor. En temel ve basit varoluşsal ihtiyaçlar ekonomi, güvenlik (geniş açılımıyla siyaset/diplomasi), inanç ve hukukta düğümleniyor.  İnsanları, toplumları, devletleri bir araya toplayan, ayıran, kavgaya tutuşturan savaş, barış, göç, salgın hastalık ve daha ne kadar talî unsur varsa, hepsi de tarihi/tekrarlananın bilgisini yapan ve sunan bu en temel varoluşsal dört başlık altında toplanıyor. En azından giriş düzeyinde de olsa bu başlıklardan, belli bir metodoloji ve tekrarla beslenmemiş bir zihnin hafıza inşa etmesi, hazmedilmiş bilgiye erişebilmesi, analitik düşünebilmesi, esaslı bir imal-i fikir ya da eser doğurabilmesi gerçekçi görünmüyor. Haliyle, önümüze konulan kitap listelerinin özünü ve niteliklerini gözden geçirdiğimizde, bu sonucun çıkması kaçınılmaz oluyor. Kurtarıcılar, kahramanlar, bolca hamasî nutuklar, angajeler için gel geller... Yetersizliklerinin farkında olmamak bir yana, zerre miskal okurun başlı başına özgünlüğünü ve özneliğini odağına almayan bakış açıları... Doğal olarak bir yaraya merhem olmuyorlar, esaslı bir değişim ve inşa getirmiyorlar.   

***

Meramımı anlatma girişimine son vermeden önce, yazıya başlık yaptığım Nietzsche'nin Peruğu'na gelirsem, Nietzsche kel bir adam değildi. Janti biriydi, dosta güven düşmana kaygı veren pos bıyıkları, gür ve nizami taranmış saçları vardı. Nietzsche'nin bir peruğu yoktu özetle. 

Nietzsche'ye bir peruk icat etmek, yazıya bir başlık gerektiğinde o an aklıma gelen bir abra kadabra girişimiydi. Okuyucu için merak uyandıracak, ancak sonucu itibarıyla hayal kırıklığı yaşamasının da kaçınılmaz olacağı bir pazarlama stratejisiydi. 

Nietzsche bir düşünürdü, dostların da beni alışverişte görmesi kâfiydi vesselam.  

Önerilen okur listelerini, varın Nietzsche'nin merak uyandıran sözde peruğu ile ilişkilendirin ve bir de bu açıdan düşünmeyi deneyin. Şimdi Nietzsche'ye dair okura ne demiş, nasıl bir kapı aralamış oldum?

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Sadık Şanlı

Yeditepe Üniversitesi Tarih bölümünde lisansını, aynı üniversitesinin Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik bölümünde "Uluslararası Medya, Kültür ve Eğlence Yönetimi" alanında yüksek lisansını tamamladı. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde sinema alanında çeşitli doktora dersleri aldı. Hayal Perdesi Sinema Dergisi'nde çeşitli dizi değerlendirmeleri yer aldı, Nihayet dergiye ise her ay dizi değerlendirmeleri yazmayı sürdürüyor.