Öfkenin Gölgesinde: Emin Alper’in Kurtuluş Filmi Üzerine
Bir filmi izlerken asıl mesele ne gördüğümüz değil, bize neyin gösterildiğidir. Çünkü sinema, gerçeği olduğu gibi aktaran bir alan değil; onu seçerek, daraltarak ve çoğu zaman yeniden biçimlendirerek kuran bir yapıdır. Bu yüzden her film, aynı zamanda bir bakışın sınırlarını da ele verir. O bakış derinleştiğinde sinema çoğalır; daraldığında ise, ne kadar iyi çekilmiş olursa olsun, kendi içinde kapanır.
Sinemanın neyi gösterdiğinden çok neyi dışarıda bıraktığı da önemlidir. Bir yönetmenin gerçek sınavı burada başlar: Kadraja aldığı şey kadar, dışarıda bıraktığı hayatla kurduğu ilişki. Çünkü bir film, görünenden ibaret değildir. Saklananı, bastırılanı ve görmezden gelineni de taşır. Bu yüzden sinema yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir tercih meselesidir. Kimi yönetmenler dünyayı anlamaya çalışır, kimileri ise onu kendi öfkelerinin içinden yeniden kurar.
Emin Alper'in, Kurtuluş filmiyle öfkesinin kurbanı olduğu söylenebilir. Oysaki o, Türk sinemasında kendine has bir dil kurabilmiş önemli yönetmenlerden biri olarak kabul edilir. Önceki filmleriyle atmosfer kurma, gerilim yaratma ve karakterlerin iç dünyasını mekânla birlikte düşünme becerisiyle dikkat çeken bir yönetmen olmayı başarmıştır. Kurtuluş da ilk bakışta bu çizginin devamı gibi görünüyor. Fakat film ilerledikçe başka başka pencereler açılmaya başlıyor.
Kurtuluş; Doğu coğrafyasına yerleşmiş, kapalı bir toplumsal yapı içinde geçen, güç ilişkilerinin, inanç pratiklerinin ve şiddetin iç içe geçtiği bir hikâyeyi merkezine alıyor. Bir aşiretin iç dinamikleri, şeyhlik etrafında kurulan otorite ve bu otoritenin ürettiği baskı, film boyunca giderek artan bir gerilimle anlatılıyor. Dış dünyayla ilişkisi sınırlı, kendi içine kapanmış bir topluluğun, giderek paranoyaya, şiddete ve çözülmeye sürüklendiği bir anlatı izliyoruz.
Bu çerçeve, sinema için son derece verimli bir alan sunuyor elbette. Kapalı toplumlar, inanç ve iktidar ilişkileri, kolektif davranış biçimleri... Bunların hepsi güçlü bir dramatik yapı kurmaya elverişli. Emin Alper de filmlerinde bu potansiyelleri fazlasıyla kullanan bir yönetmen. Kurtuluş da bu niyetle kurulan bir film gibi duruyor. Mekân kullanımı, kadraj tercihleri, ses ve müzik tasarımıyla seyirciyi daraltılmış bir dünyanın içine sokmayı başarıyor. Işık ve gölge, yalnızca estetik bir tercih değil anlatının ruhunu taşıyan unsurlar haline geliyor. Özellikle ana karakter başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Bu anlamda film, teknik açıdan ortalamanın üzerinde, yer yer etkileyici bir sinema dili kuruyor. Ancak sinema, yalnızca nasıl anlattığıyla değil, neyi ve nasıl gördüğüyle de ilgilidir. Kurtuluş'un asıl meselesi burada başlıyor.
Film, merkezine aldığı toplumsal yapıyı incelerken onu çok katmanlı bir gerçeklik olarak ele almak yerine, belirli bir çerçeveye yerleştiriyor. Aşiret yapısı, dini otorite ve bireyler arası ilişkiler, tek yönlü bir perspektifle sunuluyor. İnanç, burada yaşayan bir deneyim olmaktan çok baskı ve saplantı üreten bir mekanizma olarak konumlandırılıyor. Bu tercih, elbette yönetmenin bakış açısıdır ve sinema bu tür yorumlara açıktır ancak sorun, bu bakışın çoğul bir zemine açılmaması, karşıt ihtimallere yer bırakmamasıdır. Filmde neredeyse hiç yorumlama ve düşünme sahası bırakılmıyor. Çok dayatmacı bir anlatım biçiminin tercih edildiği gözleniyor. İzleyiciye alan bırakmayan bir kurgu var karşımızda.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, kapalı toplumların dinle kurduğu ilişkinin her zaman bu kadar düz bir hat üzerinden ilerlemediği görülür. İnanç aynı anda bir sığınak, insanlar arasında bir dayanışma alanı olabildiği gibi bir baskı aracı olarak da kullanılabilir. Bu çok katmanlı yapı, ancak sinemada kendine yer bulduğunda derinlik üretebilir. Kurtuluş ise bu çok katmanlılığı daraltarak, daha indirgemeci bir okumaya yaklaşıyor. Filmdeki karakterler, çoğu zaman bu indirgenmiş yapının temsilcileri gibi davranıyor; roller derinleşemiyor, karakterler karikatürleşiyor. Oyunculukları teknik anlamda doğru ve iyi olsa da filmin merkez duygusunun tek düzeliği rollere de yansıyor kuşkusuz.
İyi yazılmış bir karakter, temsil ettiği yapıyı aşar; kendi başına bir varlık kazanır. Kurtuluş'ta ise karakterler temsil ettikleri yapıdan kopamıyorlar. İşte bu durum onların karikatürleşmesine zemin hazırlıyor. Özellikle aşiret üyelerinin kolektif davranışları, giderek homojenleşen bir kitleye dönüşüyor. Histeri, şiddet ve paranoya, farklı tonlar üretmek yerine tek bir duygunun tekrarına dönüşüyor. Bu tekrar, filmin gerilimini artırmak yerine bir süre sonra öngörülebilir hale getiriyor. Burada dikkat çeken bir diğer unsur da filmin dış dünyayla kurduğu ilişki.
Film, içerideki kaosu oldukça yoğun bir biçimde işlerken, dışarıyı neredeyse silikleştiriyor. Devletin temsili, güvenlik güçlerinin varlığı ya da bölgenin daha geniş sosyo-politik gerçekliği yüzeyde kalıyor. Bu tercih, anlatıyı daha kapalı bir alana sıkıştırıyor ve tüm sorunların kaynağını içerideki yapıya bağlıyor. Oysa bu coğrafyanın gerçekliği, yalnızca içeriden okunabilecek kadar basit değil. Dışarıda bırakılan bu unsurlar, filmin kurduğu dünyanın eksik kalmasına neden oluyor. Bu eksiklik, zaman zaman filmin etik zeminini de tartışmaya açıyor.
Her yönetmen kendi dünyasından, kendi bakış açısından yazar elbette. Ancak bu bakış, temsil ettiği dünyayı tek bir doğruya indirgediğinde, sanatın alanı daralmaya başlar. Kurtuluş'ta hissedilen şey bir gözlemden çok, önceden kurulmuş bir yargının sahnelenmesi gibi duruyor. Bu da filmi, keşfeden bir anlatıdan ziyade düşüncesini kanıtlamaya çalışan bir slogana dönüşüyor.
Emin Alper'in sinemasında uzun zamandır hissedilen bir öfke damarının olduğunu söylemek lazım. Bu öfke, doğru kullanıldığında güçlü bir dramatik enerjiye dönüşebilir. Ancak Kurtuluş'ta bu öfke, anlatının önüne geçiyor. Yönetmen, mesafe almak ve gözlemlemek yerine parmakla işaret etmeyi tercih ediyor. Bu da filmin tonunu yer yer didaktik bir noktaya taşıyor.
Öte yandan, filmin uluslararası festivallerde gördüğü ilgi de bu bağlamda okunabilir. Berlin gibi festivaller, politik duyarlılığı yüksek, toplumsal meseleleri doğrudan ele alan filmlere her zaman açık olmuştur. Kurtuluş, bu dilin kodlarını iyi bilen bir film. Kullandığı estetik, seçtiği coğrafya, işlediği temalar... Bunların hepsi festival sinemasının tanıdık unsurları. Bu, filmin başarısını küçümsemek anlamına gelmez ancak bu başarının yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda bu dili doğru kullanmakla da ilgili olduğunu düşündürüyor.
Burada bir parantez açmak gerekir. Filmde Kürtçe kullanımının ve bölgesel kimliğin öne çıkarılmasının, anlatının doğal bir parçası mı yoksa festival dolaşımını güçlendiren bir tercih mi olduğu sorusu, cevabı kolay olmayan bir soru. Ancak şu söylenebilir: Bu unsurlar, eğer anlatının içinden doğmuyorsa, bir süre sonra sadece birer göstergeye dönüşür. Kurtuluş'ta zaman zaman böyle bir his oluşuyor.
Bütün bu eleştirilerin yanında, filmin hakkını da teslim etmek gerekiyor elbette. Kurtuluş, teknik açıdan özenli, atmosfer kurma konusunda başarılı, sinemasal dilini bilen bir film. Emin Alper, hâlâ Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden biri. Ancak bu film, onun sinemasının nereye evrildiğine dair soru işaretleri de barındırıyor.
