Söyleşi

Serpil Canalan ile Yeni Kitabı Fil Yası’nı Konuştuk

   Dilan Özdemir       Temmuz 2025
Serpil Canalan ile Yeni Kitabı Fil Yası’nı Konuştuk

Serpil Canalan ile Yeni Kitabı Fil Yası’nı Konuştuk

 

O klasik soruyu seçiyorum öncelikle. Neden yazıyorsunuz?

Bu sorunun cevabını çocukluğumla temas kurarak yanıtlayabilirim. Her çocuk kendi kendine mırıltıyla ya da kendine ait sessiz bir köşecik bulabilirse sesini duyacak kadar konuşur, oyunlar üretir. Bu oyunlarda konuşanlar hep başkalarıdır. Bazen hayvan bazen nesne bazen hayali yaratıklar, kişilikler... Çocuk kendi sesinde tanır, tanımlar başkalarını, başkalıkları. Ben de kendi kendine hep başkalarıyla konuşan bir çocuktum. Alfabeyi öğrendikten sonra ise bu mırıldanışlar yerini somut bir şeye; yazıya bırakmıştı. Ancak yazı demek dil demekti. Evde gündelik hayatı sürdürecek kadar Kürtçe, okulda ise Türkçe ile karşılaşıyordum. Her iki dile de büsbütün yabancıydım. Çünkü iki dili de yeterince -neredeyse hiç- bilmiyordum. Kitap okumaya başladığımda yeni kelimeler, yeni anlamlar öğrenmek bana yeni bir oyun alanı açmıştı. Okuduğum kitaplarda karşılaştığım yeni kelimeleri "Sözcükler" diye bir deftere kaydetmeye başladım. Bir yandan da bu öğrendiğim kelimeleri günlük hayatımın içinde kullanmaya çalıştım fakat olmuyordu. Gündelik yaşantı sayılı kelimelerle dönüp duruyordu. Böylece ve elbette zamanla (Bu kısacık hikâye çocukluğum ve gençliğim kadardı.) hikâye uydurma oyunu ile dilin gizemini çözme oyununu birleştirdim. Pratik yapacağım, bu iki oyunu bir arada sürdüreceğim tek yer kurmaca yazmaktı.

Türkçe'yi öğrendikçe dilin ve anlamın (yaşamın) gündelik yaşantının çok ötesinde, derininde olduğunu kavramaya başladıkça Türkçe'ye olan ilgim güçlendi. Bir dili sevmenin, kendini bir dile ait hissetmenin ne olduğunu tatmak omuzlarımdan büyük bir yükü almıştı. Dil çoğunlukla bir vatan olarak sembolize edilir. Doğrudur. Ancak sırlarını bilmediğiniz, içine karışmadığınız, sadece kıyısında dolaştığınız bir dil size ait olamaz. Olsa olsa o dilin turisti olursunuz. Dil bir deniz gibi bana kalırsa. Açıldıkça, ıslandıkça özümseyebiliyorsunuz. Sadece ayakları daldırmak ile yüzmek arasında çok fark var. Nitekim hâlâ hem hikâye uydurmayı hem de dili öğrenmeyi sürdürüyorum. Çünkü bu sular git git bitmez. Yüzeyinde başka şey, derininde başka, yukardan başka renk yakından başka, fırtına da başka, güneşin altında başka hal.

Özetle yazmak benim için çocukluğumdaki oyun oynamaya duyduğum vazgeçilmez saf ihtiyacı sürdürme biçimi. Yetişkinlik hayatımızdaki uğraşlar (eğer gönüllü ve haz odaklı olarak yapıyorsak) içimizdeki oyun kurma, kurmaca yanı yaşatabilmek adınadır. Uğraşlarımız (yetişkinlik oyunlarımız) bir yanıyla hayatımızı anlamlandırma, anlam arayışımızın, öğrenme ihtiyacımızın ve dünyanın orta yerinde kendimizle ne yaptığımızın sonucu, aracıdır da.

Sizi geçtiğimiz günlerde bir söyleşiniz vesilesiyle tanıdım. O gün konuşurken yüzünüzden yaşama, yazıya ve edebiyata dair hevesinizi izleyebiliyordum. Kim bilir daha anlatmadığınız neler var zihninizde diye düşündüm. Sonra şunu sordum kendime: Neden bu çileyi çekiyoruz ki? Niye bununla bu kadar uğraşıyoruz? Çünkü yazmak çok sancılı. Ama yazmamak da öyle.

Edebiyat, yazar ve psikanaliz üçgeninde kurulan bir takım gizil bağlantılar bu soruları hep güncel bir gündem olarak karşımıza çıkarıyor. Yazar ve çabası, çilesi odağında bakıldığında bunun bir delilik olduğu da düşünülebilinir. Ancak bir marangoz da idealindeki masayı yapabilmek için sancı ve kaygı yaşıyordur herhalde. Yeni bir şey, işe yarayacağına inandığınız bir şeyi ortaya koymanın çabası, sancısı en güzel sancıdır diyebilirim.

Sait Faik "Yazmasam deli olacaktım," demiş. Demek ki Sait Faik yazıyı sancıdan ziyade bir sağaltma, direniş, varoluş kaynağı olarak görüyordu. Ancak her yazarın yazıyla kurduğu ilişki, "sancısı" da kendine özeldir. Bu ilişki zamanla değişebilir de. Yazmanın kime ne yaptığını ya da ne yap(a)madığını bilemeyiz. Görülmeyi istemek, saygı görme beklentisi de yazmak için bir motivasyon olabilir. Yeter ki kişi yazıyla kurduğu ya da kurmaya yeltendiği ilişkinin sebepleri konusunda dürüst olsun.

Yazar imgesini romantizmle idealize eden bakış açılarına, işe tanrısal bir unsur katan ifadelere yakınlık duyamıyorum. Örneğin, "Yazmasam deli olacaktım" dediğim bir an, zaman olmadı. Tıpkı bir çocuk gibi canım istemezse oyun oynamıyorum. Hayatımın olmazsa olmazı değil. Sait Faik'i anlayabiliyorum elbette ama ben ya da bir başkası Sait Faik değiliz. Herkesin kendine, kendi karakterine göre itici sebepleri olabilir. Belki de sebep aramak, "Neden?", "Ama niçin?" diye kurcalamak da gereksiz. Yazılanlar, yazma hali, yazma ihtimali, yazıya dönüşenler ya da dönüşemeyenler kendi başına bir cevaptır belki de.

Çocukken sokakta oyun oynarken çok ama çok zevk alıyordum ama bazen oyunlarıma, sokağa küsebiliyordum. Belki bir gün yazıya da geri dönüşü olmayan bir biçimde küseceğim ya da yazı bana sırt çevirecektir, kim bilir.

"Fil Yası"nın yazılma süreci nasıldı? Belli temalara sadık kalarak mı yazdınız?

Yazma sürecinde bunların bir kitap olacağını düşünmüyordum. İlk kitabımdan sonra uzunca bir süre neredeyse hiç yazmadım. Kendimi ifade etme aracımın yazmak olmadığına inanmıştım. Ancak bu inançla birlikte yaşamaya alışmışken, rağmen, yine de /yeniden yazdığımı ya da denemeye devam ettiğimi fark ettim. Yazmasam bile kurmaca yanım hayata, kendime, başkalarına olan meraklı bakışım hep iş başındaydı. Bir süre sonra yazdıklarım dosya haline gelince de kitaplaştırma kararı verdim.

Başlıkta kullandığınız "yas" kelimesi sözlük anlamının dışına taşıyor. Neden böyle bir betimi tercih ettiniz?

"Yas" kavramı ilk düşünüldüğünde ölüm akla gelir. Yakınını kaybetmiş insanların yaşadığı tarifsiz, imkânsız boşluk... Ama yas daha fazlası bence; derin, uzun, geniş ve bir mide dokusu kadar esnek. Kaybedilen şeyin sadece bir can ya da canlılık emaresi gösteren öznelerin olmadığını, "yas"ın hüzün, keder, özlem, umutsuzluk gibi birçok duyguyu kapsayan bir yer olduğunu ifade etmeye çalıştım. Kitabın adına bir yer aradığımda ise ortak bir duygu olarak "yas" oradaydı zaten.

Bazen bir duyguyu kaybetmek, çok güvenip inandığın bir düşünceden caymak, hayallerinin kaybını yaşamak, kayıplardan oluşan bir karaktere sahip olmak, hatta bazen bir şeyi kazanmak, başarmak bile yaslıdır... Aslında bana kalırsa dünya, yaşam ve varoluş bütünüyle bir yas hali. Dünyayı bir elma gibi ikiye bölebilseydik yas ve umutlu yas olarak iki dilim olarak kalırdı avucumuzda.

Karakterlerin sürekli sorular sorup konuşmaları onları özgürleştiriyor. Ben öyle hissettim. Siz de onları konuşturarak bir rahatlama yaşadınız mı? Yazıyı böyle bir özgürleşme aracı olarak görüyor musunuz?

Evet, özgürleştirme hissi okura olduğu kadar yazarına da oluyor. Karakterler konuştukça onlarla kurduğum empati güçleniyor. Onların verdiği savaşa tanıklık etmek de benim için çok önemliydi. Empati bağı güçlendikçe onlara daha da yakınlaştım. Ancak yazarın karakterle kurması gereken empati ilişkisini bir parça aşmış olabilirim. Bu yüzden karakterlerim çok konuşuyor olabilir. Yani sadece elimi uzatmayı düşünürken omzuma yaslanmışlardı bile. Bazen hayatta olduğu gibi bazı sahneler, anlar, anılar bedenlerimizin başkasıyla nasıl konumlandığına bağlı olarak kurulur. Bedenimizin tavrına göre konuşur davranır, düşünür, duygulanırız. Benimki de bir parça öyle oldu. Biraz mesafe iyi olabilirdi ya da bilmiyorum belki de böyle olması gerekiyordu ve oldu.

Kitapta uzun monologlar var. İç diyaloglar güncel anlatıyı bölerek gelişiyor. Karakterler detaylıca işleniyor. Bunlara rağmen kurguda bir kopukluk hissetmiyoruz. Karakterlerle geçirdiğiniz bu süre zarfında kurgunun matematiğini de hesaplıyor musunuz? Bu sizin için hesaplanabilir bir şey mi?

Zihnimde planladığım bir kurgu hiçbir zaman yazdığımla aynı olmadı.  Kafanızda bir olay akışı kurar ve mesele/meselelerden düğümler atarsınız. Bir sebep sonuç ilişkisi kurarsınız, meselenin zehrini salgılar, atmosferi, evreni inşa eder ve sonlandırırsınız. Tamam, artık yazma zamanı, dersiniz. Ancak dilin başka bir evreni, havası, istekleri, kurduğunuzdan bağımsız bir hâkimiyeti, harcı var ve yazardan da kurduğundan da daha güçlüdür. Yazının evreni, zihinsel olarak tasarladığınızı yıkıp onarabiliyor. Zaten matematik devreye girdiğinde yazarın alacağı haz da ortadan kalkıyor. Yazmak matematikle, sadece mantıkla yapılacak bir eylem değil bence. Duygu(sezgi) ve akıl birlikteliği şart. En başa yine de duyguyu, içtenliği koyabilirim. Edebiyat, sanat her şeyden önce bir duygu işidir. Duygu uyandıran bir şey sanatsaldır. Çünkü sanatın elektriksel akımı duygudan (kalpten) sonra zihne (beyne) yol alır bence. Önce kalben hissedersin sonra zihnine taşırsın. Bugün çağdaş sanatı neden tartışıyoruz? Çünkü bir şey anlamıyoruz ya da sadece zihnimize hitap eden bir şey kalbimize taşıyamıyoruz. Kalpte kristalize olmamış herhangi bir şey de iz bırakamıyor. Düşünsel olarak bir gerilim yaratıyor olabilir ama bu düşünselliği özümsemek ve başka temalara ulaştırabilmek için mutlaka bir duygumuzu uyarması gerek. Siyasi partilerin ideolojik propagandalarında bile duyguyu uyarmaya yönelik taktikler vardır.

Ben ilk öykülerimi dramatik çatışma, olay örgüsü, karakterizasyon nedir bilmeden sezgisel olarak yazmıştım. Şimdi o öykülere baktığımda klasik dramatik anlatıya dair unsurların olduğunu görüyorum. Peki hikâyenin "matematiğini" sezgisel olarak da olsa nasıl doğru kurgulamış olabilirim? Çünkü hayatta zaten bunun karşılığı var. Kurmacaya eğilimli bir yanımız var ve hayat, fenomenler ve insan hikâyelerden, karşıtlıklardan örülüdür. Pozitif bilimlere dair en ufak bir detay bile bir hikâyedir, çatışma üstünedir. En kaba şekilde giriş, gelişme ve sonucu vardır.

Çok okumak, iyi bir okur olmak zaten işin bilimini, matematiğini öğretir ve sezdirir.

Şimdi çağdaş sanatta da tam tersi savunuluyor adeta. Çoğunluk bir anlam veremiyorsa kaliteli bir eser doğmuştur sanılıyor. Ya da yazılan öyküye sayfa sınırlandırması getiriliyor. Dosyalar günümüz okuruna uydurmak için kısaltılıyor.

Maalesef günümüz öykü kanonu hâlâ öykü şu kadar sayfa olmalı, kapalı olmalı, sezdirmeli, ima etmeli, an ve durum anlatmalı, olaylar değil olay olmalı, tek denklemli olmalı gibi konvansiyonel çeperlere takılı kalmış durumda. Öyküyü sayfa sayısı ya da birtakım kurallar üzerinden değerlendirmek acımasızlık değil mi? Bu, öyküyü tutsaklaştırıyor. Oysa asıl olan hikayedir; etki uyandırmak, bir şey söylemek, soru ve anlam üretmektir. Neyin nasıl anlatıldığındır önemli olan. Klasik konvansiyonel öykü kurallarına (sizin deyiminizle matematiğine) sadık kaldıkça öyküler birbirine benzemekten kaçamayacaktır. Klasik öykü kurallarını aşmanın tek yolu deneysel biçim olmamalı. Öyküyü tür olarak, kısa anlatı ya da sayfa sayısına indirgemek büyük haksızlık. "Öykü şiirin komşusu, kardeşidir," benzetmesi bir kelepçedir. Roman bu ve buna benzer engelleri nispeten aştı. Bugün elli sayfalık bir romana kimse "Bu bir roman değil, novella," diye diretmiyor. Öykünün hem biçimsel hem de öz olarak daha özgür olması gerekiyor.  Bunun içinde öykü şöyle olmalı, böyle olmalı kurallarını yıkmak gerek. Elbette klasik yöntemi bilmek, denemek gerek. Ben de yazarlık atölyelerimde yukarıda reddettiğim kuralları öğretiyorum ancak kendi sesini, üslubunu bulmak için ihtiyacımız olan özgürlük tüm bu kuralların üstündedir. Bir okur ve yazar olarak tür ayrımına, tanımına da karşıyım. "Kurmaca" demek yeterli belki de. Ya da teorisyenler kapsayıcı ve özgürleştirici bir niteleme aramalı. Bu işi onlara bırakıyorum. Ancak emin olduğum bir şey var; edebi türleri keskin bir biçimde ayırmak o tür özelinde hem yazar hem de okur açısından engeller yaratıyor.

Etki uyandırmak, dediğimiz şeyi en çok dil mi oluşturur sizce? Sizin bu kitaptaki şiirsel üslubunuzun kurguya nasıl bir etkisi var mesela?

Dil yazıda her şeydir. Malzememiz dil. Dil hem biçim hem de öz ile ilgili bir odaktır. Her hikâyenin duygusu rengi, dilsel dokusu farklı oluyor. Bu dosyadaki öykülerin ortak rengi vardı. Dil de buna göre tonlandı, biçimlendi. Özellikle şiirsel bir dil olmalı gibi bir amaçla yola çıkmadım. Şimdilerde çalıştığım dosyada ise daha farklı şeyleri, farklı karakter ve meseleleri, farklı bakış açılarıyla işlediğimden daha farklı bir dil var mesela. Dil olarak nasıl bir üslup inanın şu an göremiyorum. Herhalde buna da okur karar verecek. Ben hikâyenin ve duygu uyandıracak temasın, içtenliğin peşindeyim.

Bu kitapla neyin anlaşılır olmasını ümit edersiniz?

Planlamadığım, yazarken aklıma gelmemiş olan yaklaşımlar, analizler, sorgulamalar beni çok heyecanlandırıyor. Öykünün okurun dünyasına uzanan, saçılan detayları, okura göresi olan temaslar ve anlamlar anlaşılmaktan daha önemli benim için. Çünkü her okur okuduğu kitabı kendine göre yazmaya devam ediyor.

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Dilan Özdemir

 

1997 İzmir doğumlu. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu. 2015-2021 yılları arasında sürekli olarak Lirik Edebiyat dergisinde, zaman zaman da kimi fanzin ve dergilerde öykülerini yayımladı. 2020 yılından beri Van'da öğretmenlik yapıyor. 

 

İstanbul Kitaplığı

Tüm Yazılar

Şiir

Tüm Yazılar