Kadınlar ve Barbarlar
"Biz bağları ve kökleri olmayan bir nesiliz. Köklerimiz uçurum. Mutsuz, vatansız, vedasız bir nesiliz biz. Güneşimiz solgun, aşkımız zalim ve gençliğimiz gençlikten yoksun." Marco Lupo
Dünyanın her yerinde, her gün yaşanmakta olan, her ne kadar tepki gösterilse de yaşanmaya devam eden, nihayetinde sessizlik içinde unutulmaya mahkûm bırakılan, görmezden gelinerek değersizleştirilmeye çalışılan, hem bireysel hem de toplumsal yaşamda ciddi sonuçlar doğuran, içimizde tuttuğumuz, anlamaya çalışmadan gözlerimizi yumduğumuz, inatla tepki göstermeye devam edenlerin bunu âdeta yaşamını adadığı bir dava olarak üstlenmek zorunda kaldığı, yine de hiçbir şeyin değişmediği, geleceğe baktığımızda daha çok ümitsizliğe kapıldığımız bazı gerçekler var.
Bu ümitsizlik karşısında çaresiz bir kabullenmişlikle boyun mu eğmek gerekir? Dünyanın her yerinde örnekleri görülüyor diye Türkiye'de dozu giderek şiddetlenen, yaşamı her geçen gün daha da katlanılmaz kılan gerçeklerin hafife alınarak bir kenara atılması, gerçekten kabul edilebilir bir şey midir?
Peki bu sözünü ettiğim gerçekler neler? Ben hâlihazırda bir türlü çözüm bulamadığımız aşikâr sorunlar üzerine yazmak istemedim. Bütün bu ciddi sorunların temelinde yatanı görünür kılmaya çalışmak asıl amacım. Gündelik hayatta iyi eğitimli, farkındalığı ve hassasiyeti yüksek bireylerin bile farkında olmadan beslediği bazı anlayışsal ve iletişimsel problemler var. Ve bunların ben her geçen gün giderek daha mühim hâle geldiğini görüyorum.
Hem bireysel hem de toplumsal hayatımız kitle ahlakının normlaştırılması ve bu ahlakı inatla reddeden her bireyin şiddetle susturulduğu bir otoriterci zihin yapısının tehlikesi altında. Cinsel tercih özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü vs. gibi değerlerin artık genelgeçer kabul edildiği bir çağda yaşasak dahi âdeta her birimiz bize dayatılan bu normun bir parçası olmak için varlığı meçhul bu otoriteye boyun eğmek durumunda kalıyoruz.
Toplumumuz her geçen gün medeniyet ve kültürden uzaklaştıkça benimsenen bu kitle ahlakının bayağılığı en çok cinsiyetler arası ilişkilerde kendini belli ediyor. İnsanlığın yalnızca kadın ve erkek denilen iki cinsiyetten oluştuğunu iddia edecek denli sığ bir yaklaşımı kabul edecek değilim. Ama kitlesel bayağılaşmanın yaşama tayin ettiği değerler seks ve paradan ibaret olduğu için cinsiyetler arası ilişkilerin, temel sorunları daha açık bir şekilde ortaya koyduğuna inanıyorum.
Konformist bir yaşam tarzıyla insan karakterinin doğal unsuru hassasiyetlerin yol açtığı sorunların hasır altı edilmesi üzerine kurulu iletişim, biçimi toplumsal yaşamın çürümesini ve çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu çöküş normlaştırılan kitle ahlakını benimsemeye mecbur bırakılan veya benimsemeye gönüllü olan bireylerin de yaşamını -yanılsamaların rahatlığıyla yetinmekten gocunmadıkça- her hâlükârda yaşanmaz kılacaktır. Neredeyse her yere yayılan, hep karşımıza çıkan, her toplumsal sınıfta görülen, kasten ya da istemeden beslenen bu tehlikenin adı barbarlıktır ve biz her gün bu barbarlığı el birliğiyle güçlendiriyoruz.
Barbarlığın ilk gayesi her daim kadınlara hükmetmek olmuştur. Bu noktada gündelik yaşantımızdaki tahakküm, yalnızca kendini kadın olarak tanımlayan bireylerin ve toplulukların üzerinde değil, kadın kavramını ve kadınlığı yansıtan her türlü olgu üzerinde de şekilleniyor. Peki kadın kavramını ve kadınlığı yansıttığı sanılan olgular ne ölçüde gerçeğe uygun? Teknolojik ve bilimsel gelişmelerle böbürlendiğimiz, popüler kültüre erişimin nispeten genele yayıldığı bu çağda yaşamımızı katlanılmaz kılan barbarlığın yükselişinin ilk hedeflerinden biri olan kadınlara kendilerini özgür bir şekilde ifade etme alanı tanımadan, anlayış göstermeden, birtakım kalıplara sıkıştırarak, otoriterci zihin yapısının boyunduruğuyla güdümlenerek, ortak duyu olarak tanımlanıp da hiçbir şekilde ortak olmadığı görmezden gelinen bakış açısını norm kabul ederek, aslında toplumda var olmaya çalışan her bireyin yaşam hakkını elinden aldığımızı ne zaman fark edeceğiz?
Barbarlığı yücelten kitle ahlakının bizi sürüklediği, yaşamı renklerinden mahrum bırakan bu çölde yanılsamalardan, otoriter ön kabullerden ve peşin hükümlerden kurtulmanın imkânları keşfedilmedikçe, toplumsal varoluş için bireysel değerlerin daha medeni olana doğru yönelmek yerine kitlesel bayağılık içinde çözülmesi baş tacı edilmeye devam ettikçe bizi derinden etkileyen ciddi toplumsal sorunlar asla aşılamayacak ve daha da kötüleşecektir.
İnsan içten bağlardan mahrum kaldığında varlığı tehlikeye girer ve yabancılaşır. Belli hassasiyetleri olan biri yabancılaştığında kendine içinde rahat nefes alabileceği bir koza örer. Kitlesel barbarlık güçlendikçe kozasına çekilen insan da bütün gücüyle inşa ettiği güvenli ve bireysel alanı daha güvenli hâle getirmek için çaba sarf eder. Bu durum zaten işlevsizleşmekte olan bireyler arası iletişimi olanaksızlaştıracak ve yaşamı daha da kısırlaştıracaktır. Barbarlığın ilk hedefi olan kadınların kendilerini ifade etmesi ve anlaşılması engellendikçe bütün bireysel ve toplumsal yaşamı sekteye uğratacak ciddi bir problem baş gösterecektir. Kadınlarına güvenli bir varoluş alanı temin edemeyen bir medeniyet yok olmaya mahkûmdur.
Yazar'a ait Diğer Yazılar
Atakan Karaduman
1992 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi'nden mezun oldu. Felsefe okudu ama daha çok kendini bilmeye çalıştı. Çeviri yapar genelde, pek konuşmaz. Hümanist bir mizantrop. Aydınlanmaya inanan bir şüpheci. Bütün evrene barış ilan etti, cehaleti tek düşmanı belledi. Muhtemelen savaşı kaybedecek.
