Edebiyat

Politik Doğrucudan Şair Olur mu?

   Raşit Ulaş       Mayıs 2026

Politik Doğrucudan Şair Olur mu?

 

Şiiri değerlendirirken, şiir üzerine konuşurken, şiiri anlamlandırırken artık salt şiir üzerinden konuşmamızın imkânı kalmadı. Sosyal medya devrimi yalnızca teknolojik bir değişim getirmedi. Zihinsel ve en önemlisi duygusal değişimi de beraberinde getirdi. Herhangi bir kavramı, konuyu, duyguyu, düşünceyi, inanışı düşünürken ve pratize ederken herkesin aklına gelen ilk şey sosyal medya etkisi. Bu hem toplumsal hem de bireysel anlamda çok büyük deformeleri ve çürümeleri beraberinde getirdi. Ahlaki bir çürümeden bahsetmiyorum çünkü gerçekten ahlaki değerlere sahip olan insanın bu değerleri herhangi bir etkiyle bu şekilde kolayca yok olmaz fakat bugün karşı karşıya olduğumuz şöyle bir durum: Henüz ahlaki bir değerlendirmeye tabi tutulmamış insanların sosyal medyayla bu değerlendirmenin içine girmesi ve gerçek değer yargılarını bu şekilde ortaya çıkarması.  

 

Şiiri ve şairi anlamlandırmak için insanı anlamlandırmak ve tanımak gerek. Özellikle Türk şiiri gibi diğer milletlerin şiirine kıyasla toplumsallığın ve bireyselliğin bu kadar iç içe geçtiği bir şiir için bu değerlendirmeyi çok daha dikkatli yapmak gerek. En bireysel şairlerimiz bile toplumsallıktan tam anlamıyla kaçamamış ve bir şekilde buna dokunmuştur. Bundan sebeptir ki hem Türk şiiri hem sosyolojik hem de psikolojik olarak bize önemli veriler sunar. Şair ise bütün bunların arasında insan olarak kalma mücadelesi verdiği kadar şairdir.

 

Nihayetinde sanat bir uyumsuzluktan doğar. Uyuşamayan sanatçı uyumsuzluğunu sanatıyla çığırır. Şair ise diğer bütün sanatçıların arasında en çok insan kalma mücadelesi veren insan. Şair, bütün bu uyumsuzluğun ve zihinsel tecridin arasında hâlâ insan kalabilme tavrıyla adeta bir şizofreni içinde yaşamaya çalışır. Bundan sebeptir ki bu tezat onu şiire götürür. Konformizmin ve entegrizmin dışında kaldığı müddetçe şiire yaklaşır çünkü şiir diğer sanatlara kıyasla en insanca sanat. İnsanca olduğu kadar insanın dışında da kendisini konumlandırır ama. Yaratım süreciyle insanın dışında, yaratım sürecinden sonra insanın içinde yer alır. Hem bu kadar mahrem olan hem de bu kadar faş edilen başka bir sanat türü yok. Zaten şizofreni de burada başlıyor. Şairlerin gerçekten sağlıksız ruh hallerine sahip olması da tamamen bundan.

 

Ama bütün bu çelişkiler, tutarsızlıklar, sağlıksız ruh halleri bile sanat dairesi içinde bir tutarlılığa sahip. Sosyal medyanın bu denli hayatın merkezi değil hayatın kendisi haline gelmesi ise tam bu dengeyi bozdu. Yalnızca şiir için değil bütün sanat dalları adına bu denge altüst oldu. Şiirin en önemli besin kaynaklarından cesaret, fütursuzluk, doğal aykırılık, uyuşmazlık ve dilin kullanımı, "toplumsal baskı" denilen ama aslında politik doğruculuğun ta kendisi olan ucubelik karşısında çaresiz kaldı. Bugün de bu çaresizliği en acınası haliyle yaşıyoruz. Birilerinin hoşuna gitme, birilerinin tepkisinden çekinme, "acaba ne derler" korkusu, yapay kaygılarla kimlik sahibi olma, "saygın" insanların dikkatini çekme, belirli dernek, STK ve kuruluşların takdirini kazanma, ödül isteği, bir yapının içine dahil olma gibi kaygılar şiirin varlığının en büyük katilleri.

 

Sosyal medyanın sanata vurduğu en büyük darbe politik doğruculuk oldu. Yoksa burada sosyal medyayı şeytanlaştırmaktan bahsetmiyorum. Hem zaten Türkiye'de bağımsız matbu dergiciliğin artık bittiği (hem maddi sebeplerle hem de okur tercihleri sebebiyle) benim gibi bir "dergi yobazı" tarafından da kabul edilmiş bir gerçek. Dergi çıkartabilecek maddi imkâna sahip olsam hiç düşünmem çıkartırım, o ayrı mesele ama bizim gibi düşünen insanların sayısı böyle düşünen okurların sayısından çok az. Okur sayısının az olmasını da sosyal medyanın etkisinden bağımsız düşünmemek gerek elbette fakat okura ulaşılabilirlik meselesi ana meselemiz değil. Bu belki de en kolay aşılabilecek mesele. Asıl ve en büyük problem, politik doğruculuğun gün geçtikçe etrafımızı kuşatması. Bunu dizi ve sinema sektöründe "kötünün gösterilmesi" konusu üzerinden sıkça görmeye başladık ve maalesef ileride -eğer bu şekilde gider de Trier gibi, Gaspar Noe gibi, Haneke gibi sert, "umursamaz" ve "rağmen" yönetmenler ısrarla film çekmezse- kaliteli, insani ve bağımsız sanat sinemasının tamamen yok olduğunu göreceğiz.

 

Şiirin payına düşen de bundan farksız değil. Bugün insani olarak özgür bir dize kurmanın pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. Siyasi olarak kurulan özgür dizelerin geri dönüşlerinde bile yarı yarıya olumlu-olumsuz tepkiler olurken bugün en insanca hislerle kurulabilecek; kırgınlık, öfke ve üzüntü gibi duygulardan doğacak "sert" dizeleri kurmak pek mümkün değil çünkü orada gelecek tepki yarı yarıya olmaz ve anında toplumsal bir linçe dönüşebilir. Bu ise oto-sansürdür ki bir sanatçı için en tehlikelisi budur çünkü dış etkiyle gelen sansürün bu çağda aşılması çok kolay. Sosyal medyanın da en büyük faydalarından biri bu fakat sanatçı oto-sansür uygulamaya başladığı zaman kendisini tüketmeye başlamıştır ki bu bir süre sonra sanatın tamamen körleşmesine ve bir adım sonra yok olmasına yol açar.

 

Oto-sansür, şair yahut şair adayı için refleks haline geldiğinde şiir doğrudan arka plana gidecektir çünkü oto-sansürden doğan şey eser değil ürün olur. Bu ürün; hoşa gitme, görünür olma, alkış isteği, çok paylaşılma, beğeni talebi gibi şehvetli isteklere yol açar. Halbuki şiir, bu şeyler ne ise onun tam karşısında kendisini konumlandırır. Şiir, "rağmen" yazılır. Sanat zaten "rağmen"dir. Şair şiir yazarken bütünüyle, şiirin dışında herhangi bir şey düşünse, bir kaygı gütse, bir beklenti duysa oradan doğan şey şiir olmaz. Şiir özdür ve tektir. Teşbihte hata olmaz, şiire şirk koşulmaz. Aksi halde ortaya çıkan şey şiir değil şeydir.

 

Yalnız kalmayı, bildiğini okumayı, burnunun dikine gitmeyi, "rağmen" yazmayı, ele avuca sığmamayı, uyumsuzluğu (huysuzluğu değil), uyuşmazlığı, alışmamayı, kabul etmemeyi, reddetmeyi sindirememiş, herkesin gönlünü hoş etmeye çalışan, görünmek ve alkış duymak için çabalayan, sahte bir persona içinde yalan bir hayat yaşayan kimseden şair olmasını beklemek, onun yazdıklarının da şiir olmasını beklemek mümkün değil. 

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Raşit Ulaş

 

Şair Raşit Ulaş 1987 yılında Ankara'da doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çeşitli dergilerde şiir ve yazıları yayımlandı. Raşit Ulaş'ın Kavga Başlıyor, Metrobüs, Domates ve Ev Kirası, Birçok Yolculuğun Tamamlanmamış Hikâyesi  ve İsimsiz Oğullar ve Tanrı Kuşları adında dört kitabı vardır.