Edebiyat

Steril Sınırların Tutarsız İnsanı Şair

   Raşit Ulaş       Mart 2026

Steril Sınırların Tutarsız İnsanı Şair

 

Bu satırları yazmaya başladığım sıralarda ABD ve İsrail, İran'ı vuruyor. Aklımda Adorno'nun "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" sözü. Kimse "Gazze'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" demedi. Kimse bunu söylemediği için İsrail düşmanına benzedi. Kimse barbarlara ağzının payını vermediği için, insanlar konuşurken hâlâ Auschwitz'i referans almadan konuşamıyor. Yalnız başına, tek başına ve referanssız şekilde Filistin'den bahsedemiyor. Halbuki şair "yazık şairler kadar cesur değilim" derken tam da böyle bir şeyden bahsediyordu.

 

"Gazze'den Sonra Şiir Yazmak" adıyla bir şiir yazdım geçen yıl. Bu şiir düşmana değil "dosta" mesajdı. Dostu doğru konumlandırmadan, düşmana karşı doğru konumlanmanın imkânı yok çünkü. Çünkü bütün suçu omuzlamadan işlenen suçları cezalandırmanın imkânı yok. Yazmak istediğim asıl şeyleri yazmadan bunlardan bahsetmem gerekti çünkü "şiirimi uçaklardan atamıyorum" ve bu bana acı veriyor. Belki bu da benim tutarsızlığım. Bu kesin olarak benim korkaklığım. Bununla yüzleşmem gerek.

 

Kendi çelişki ve tutarsızlıklarım bir yanda dursun, genel anlamda şairlerin çelişki ve tutarsızlıklarından sıkça bahsedilir. Çoğu şair de bundan dolayı eleştirilir. Dün söyledikleri, bugün söyledikleriyle taban tabana zıttır bazen. Şair bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Dün iştahla savunduğu şeyin bugün şiddetle karşısında durabilir. Bu tavır, başta şair olmak üzere çoğu insanın dengesini bozar. Bu "borderline" bir tavır mı peki? Şairler bütün hayatlarını bu şekilde mi yürütür? Şairin bu "tutarsızlığını" fark eden okur, afallar. Ne düşüneceğini, hangisine inanacağını, şairin bu tavrı karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğini şaşırır. Kolayı, onu "tutarsız" diyerek yaftalamaktır.

 

Elbette kimseden şairi anlamasını bekleyemeyiz. Bu biraz da diğer insanların onunla ilişkisini nasıl kurduğuna, sanatın ne olduğunu ve sanatçının nasıl bir varlık olduğunu bilip bilmediğine bağlı. Aslında bu hal karşısında diğer insanların yapması gereken şey basit: Hepsine inanmak, hiçbirine inanmamak.

 

Şairin tavrı karşısında insanın alması gereken tavır bile tutarsız.

 

Kimsenin kendisine inanıp inanmayacağı, kendisini anlayıp anlamayacağı da şairin umurunda değil zaten. O kendisini yalnızca yazmakla yükümlü ve hükümlü hisseder. Ötesi onun meselesi değil.

 

Öncelikle sanatçıdan bir akademisyen tutarlılığını, disiplinini ve sonuca varma odağını beklememek sanatçıyı ve özelinde de şairi anlamak için önemli. Sanat insan aşkınlığının estetik halidir, şiir ise bunun son noktası. Sanat bir patolojidir. Şiir ise bu patoloji arasında en tehlikeli ve zehirli olanı. Şiiri tam anlamıyla "kafaya takmış" bir şairden bütün yaşamını tutarlı ve doğrusal bir çizgide sürdürmesi beklenemez. Bu şekildeki ilerleyişten zaten sanat doğmaz. Bu çelişki şairin dış dünya ile kurduğu ilişkiden önce iç dünyasında başlar elbette çünkü şair bütün varlığıyla Apollon ve Dionysos arasında Dionysos'tan taraf olandır.

 

Bütün mantık örgülerini bir yana koyarak aşkın ve coşkun bir halde yaşamak şairin doğasının gereği fakat 21. yüzyılda tam anlamıyla dionizyak bir yaşamdan bahsetmek mümkün değil. Çağın getirdiği "acısızlık" ve "mutluluk" fetişizmi, acı ve trajediden koşar adım kaçılması gerektiğini ve insanın tek amacının "mutlu olmak" olduğunu söylüyor.

Postmodern çağda, onu daha da daraltarak söylersek artık anlatı-sonrası (post narrative) dönemin içindeyiz. Artık "şu an", her şeyden önemli. Ânın önemi, geçmişin bütün birikimini yok ederken geleceği de daha anlamsız, içi boş, bütün değerlerden arındırılmış ve kaygısız bir hale getiriyor. İyi de insanın bir bütün olarak varlığı yaşamın içinde var olan bütün şeylerin onda bıraktığı "iz"den ibaret değil mi?

 

Acıya koşmak ile acıdan koşar adım kaçmak hemen hemen aynı sonuçlar doğurur. Şairin burada tavrı ikisinden de beridir. Şair ne acıya koşan bir mazoşist ne de acıdan kaçan bir korkaktır. Acıyı ve trajediyi olduğu gibi kabul eden ve bununla yüzleşmek için çaba harcayan insandır. İşte bu çabadır ki onu çelişkilerle doldurur. Çünkü yaşamda en zor şey "anlamlandırmak" ve "kabul"dür. Anlamlandırma ve kabul çabası içinde geçen yol, bir insan tekinin en çetin yoludur ki bu yol içinde tutarlı bir şekilde yürümenin imkânı yok. Bir gün babasını-annesini suçlar, bir gün toplumu suçlar, bir gün politikayı suçlar, bir gün kendisini suçlar... Bu, anlamlandırmaya ve kabule kadar bu şekilde devam eder. O süreç içerisinde geçen sürede yazdıkları ve söyledikleri ise yol boyunca birbiriyle çelişir çünkü o "doğru"yu ve genel geçer olanı aramaz ve sonuca ulaşmak istemez. Amacı sonuç değil, yoldur çünkü bilir ki hiçbir insan kendine biçilmiş ömrü boyunca bir sonuca ulaşamayacak ve tam anlamıyla hiçbir şeyi anlamlandıramayacaktır. Bununla birlikte iç dünyası ile muhatap olduğu ve olmak zorunda olduğu dünya bambaşkadır. Buradan çelişki doğması ise kaçınılmaz. C.G Jung; "Sanatçının hayatının çatışmalarla dolu olmaması kabil değildir çünkü onun yüreğinde iki güç savaşıp durmaktadır. Bu güçlerin birincisi; sıradan insanın hayata, güvence, doygunluğa, mutluluğa karşı duyduğu özlem, ötekisi her çeşit kişisel isteği bir yana atacak dereceye varan kaba bir yaratma tutkusudur. Sanatçıların hayatının, genel olarak, kırık dökük (trajik dememek için bu kelimeyi kullanıyorum) geçmesi, sinsi bir biçimde cezaya çarptırılmalardan ötürü değil, insani ve kişisel bakımdan yoksul bir hayat sürmelerinden ötürüdür. Yaratıcı ateşin tanrısal armağanını almış kimsenin, bu armağana karşılık çok şeyler ödemesi gerektiği her zaman görülmüştür." derken tam da bundan bahsediyor.

 

Jung'un bahsettiği o yaratıcı ateş, şairin omzundaki en ağır yük. Dünyanın yıkıntıları arasında kendi çelişkileriyle kanayan, acıyı omuzlayan bir zihnin tutarlı olmasını beklemek, onu anlamamak demektir. Zaten anlaşılmayı da beklemiyor şair. Hatta suçlana da bilir. O, postmodern çağın dayattığı uyuşturuculardan olan "mutluluk ve acısızlık" fetişizmine boyun eğmediği, trajedi ve acıyla yüzleşmekten kaçmadığı için kendi içinde sürekli parçalanır. Bu parçalanışa ister tutarsızlık desinler ister hezeyan ister saçmalık... Şair bütün bunların arasında tüm varlığıyla yaşamaya ve "anlatma"ya devam ediyor.

 

Şair aklın ve toplumun inşa ettiği steril sınırların içinde kalarak değil, tam da bu ruhsal kaosun göbeğinde kendini defalarca dağıtıp yeniden kurarak nefes alır. Onun zihni, dış dünyanın katı gerçekliğiyle kendi içsel kasırgaları arasında bir çarpışma alanıdır ve insanların savrulma sandığı o enkaz, aslında yaratımın ana vatanıdır. Dolayısıyla ondaki bu şiddetli gelgitleri ve yön değişimlerini, tedavi edilmesi gereken bir hastalık gibi okumak yerine, sanatın sınır tanımaz tabiatının can suyu olarak görmek gerek.

 

Toplumun "hata" diyerek yadırgadığı o zemin kaymaları, şairin asıl varoluş haritası. O, ancak lime lime olabildiği, yanılgılara, çelişkilere, tutarsızlıklara düşüp kendi diktiği anıtları yine kendi elleriyle yıkabildiği ölçüde insan ruhunun en derin dehlizlerine inebilir. Bu yüzden şair pürüzsüz bir mantık zeminine çekilip hizaya sokulamaz. O; zayıflıklarıyla güçlü, hezeyanlarıyla berrak ve içindeki o bitmek bilmeyen çelişkiler ağıyla tamdır çünkü gerçek şiir, güvenli ve düz bir rotada değil, insanın kendi içindeki uçurumlardan aşağı atlarken çıkardığı seste saklıdır.

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Raşit Ulaş

 

Şair Raşit Ulaş 1987 yılında Ankara'da doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çeşitli dergilerde şiir ve yazıları yayımlandı. Raşit Ulaş'ın Kavga Başlıyor, Metrobüs, Domates ve Ev Kirası, Birçok Yolculuğun Tamamlanmamış Hikâyesi  ve İsimsiz Oğullar ve Tanrı Kuşları adında dört kitabı vardır.