Müzik

Tipimiz Müsait Değil

   Can Korur       Ekim 2026

Tipimiz Müsait Değil

 

Tarih 16 Haziran 1967, Hürriyet gazetesi, birinci sayfa. Küçük bir haber: ye-ye şarkıcısı Erkin Koray bir gece kulübünde kız arkadaşıyla oturuyormuş, arkadan bakanlar masada "iki hanım baş başa" sohbet ediyor sanmış. Haberin altına bir de atasözü iliştirilmiş: saç uzatıp anana benzeyeceğine bıyık bırak, babana benze.

 Bu haberi seviyorum  çünkü bütün bir on yılın şakası içinde saklı. Aynı Hürriyet iki yıldır Altın Mikrofon diye bir yarışma düzenliyordu ve o yarışmanın ilan edilmiş amacı tam olarak Erkin Koray gibi çocuklar yetiştirmekti. Gazete bir sayfada uzun saçla dalga geçerken başka bir sayfada o saçın sahiplerine plak basıyordu. 70'lerin Türkçe psikedeliği bu çatlakta büyüdü: bir yanda onu sipariş eden, öbür yanda ondan ürken bir ülke, ortada da aradığı sesi Londra'da, San Francisco'da değil, dedesinin köyünde bulan bir kuşak. Karşı kültürün doğum belgesi, bir gazete şartnamesiydi. Hürriyet 1965'te yarışmayı başlatırken amacını açık açık yazmıştı: Batı müziğinin tekniğini ve çalgılarını kullanarak Türk musikisine yeni bir yön vermek. Jüride Ruhi Su, Yaşar Kemal, Zeki Müren, Safiye Ayla oturuyordu ve ilk yıl elenenlerin arasında Cem Karaca da vardı; iki yıl sonra "Emrah"la ikinci olacaktı. Ama asıl buluş jüri değil turneydi. Finalistler gazetenin organizasyonuyla Anadolu'yu şehir şehir dolaşıp halkın önünde çalıyor, oylanıyor, dereceye girenlerin 45'likleri basılıyordu. İstanbul'un kolejli, liseli şehir çocukları memleketin ezgisini ilk kez bu kadar yakından, o ezginin çıktığı şehirlerde çalarak tanıdı. Hikâyenin mizahı da burada: 1968'deki son yarışmanın finalinde Erkin Koray Dörtlüsü ve Moğollar vardı ama kupayı Türkiye Petrolleri'nin Batman orkestrası aldı. Erkin Koray dördüncü oldu. Türkiye'nin ilk psikedelik kuşağı bir petrol şirketinin orkestrasına yenilmişti ve petrol onları birkaç yıl sonra bir kez daha yenecekti. Peki bu çocukların Anadolu'da bulduğu şey neydi? Batı'da psikedelik, 60'ların ortasında doğuya bakarak kurulmuştu. Beatles sitara, Byrds raga'ya uzandı; herkes bir dem arıyordu, dönüp duran tek bir sesin üstünde asılı kalan o transı. İngiliz ve Amerikalı müzisyenlerin binlerce kilometre öteden ithal ettiği şey burada bir bağlamanın boş telinde zaten duruyordu, adı da konmuştu: dem tutmak. Uzun havanın ölçüsüz akışı, makamın Batı kulağına egzotik gelen perdeleri, halayın döne döne tırmanan ritmi de cabası. Türkçe psikedelik bu yüzden bir taklitten çok bir tanıma anıydı; Hendrix'i dinleyen çocuk dedesinin sazında Hendrix'i duydu.

Güzel hikâye ama Cahit Berkay'ın anlattığı versiyon biraz daha az romantik. Berkay yıllar sonra Moğollar'ın kuruluş amacını açık açık söyledi: yurt dışına gidip meşhur olmak, çok para kazanmak. Paris'te bir plak şirketinin kapısına dayandıklarında ilginç görünmeleri gerekiyordu ve o yıllarda Fransa'da Türk müziği kimsenin umurunda değildi. Çözüm gitar, bas, davul ve orgun yanına bağlama, yaylı tambur ve kabak kemane koymaktı. İşe de yaradı: grubun baştan sona enstrümantal albümü Danses et Rythmes de la Turquie, Türkiye'deki adıyla Anadolu Pop, 1971'de Fransız Charles Cros Akademisi'nin Grand Prix du Disque ödülünü aldı, Hendrix ve Pink Floyd'un da aldığı ödülü. Mistik bir eve dönüş mü, akıllıca bir kariyer hamlesi mi? İkisi birden. Evdeki sesi duymak için bazen evden çıkmak, Paris'te bir kapının önünde durup kendine "benim neyim farklı" diye sormak gerekiyordu.

Sesi bulmak bir şeydi, onu amfiden geçirmek başka. Erkin Koray'ın asıl devrimi bu yüzden bir şarkı değil bir kablo oldu: o güne kadar akustik kalan, halk müziğinin malı sayılan bağlamayı elektriklendirdi. 1974'te Doğan Plak'tan çıkan Elektronik Türküler bu fikrin albüme dönüşmüş hâliydi; açılıştaki geleneksel "Karlı Dağlar"da duyduğunuz ilk ses dört telli bağlamanın tınısıdır. Aynı soruna 3 Hürel çok daha yerli bir cevap verdi. Onur, Haldun ve Feridun Hürel, kendi anlatımlarına göre grubu 1970 yazında Kabataş İskelesi'nde enstrüman dolu bir minibüsün içinde kurmuşlardı. Fakir bir aileden geliyorlardı, üç kişiydiler, bağlama istiyorlardı ama dördüncü bir adama verecek paraları yoktu. Feridun babasıyla oturup elektro gitarla elektro bağlamayı tek gövdede birleştiren çift saplı bir alet yaptı ve adını saz-gitar koydu. Gazeteler onları "hippi" diye tanıtıyordu. Batı'da psikedelik, bir laboratuvar işiydi, LSD'si, Moog'u, Abbey Road'un dört kanallı teypleriyle; burada bir babayla oğlunun tezgâh başında uydurduğu bir enstrümandı.

Bu seslerin çoğu 45'liklerde yaşadı, uzunçalar istisnaydı. Ama on yılın ortasında o istisnalar birikti ve müzik iki yöne çatallandı. Bir kol daha uzun, daha iddialı formlara gitti. Mustafa Özkent 1973'te Gençlik İle Elele'yi Grafson Stüdyosu'nda, çok kanallı kayıt imkânı olmadan, overdub'sız ve tek seferde kaydetti; içinde tek bir vokal yok, iki davulcuyla bir perküsyoncu uzun ritim bölümlerini yalnız sürdürüyor. Kimse bilmiyordu ama Bronx'taki DJ'lerin peşinde koşacağı türden break'ler İstanbul'da bir öğleden sonra bantlanmıştı. İki yıl sonra Barış Manço, adını Haydarpaşa'dan Siirt'in Kurtalan'ına giden trenden alan Kurtalan Ekspres'le 2023'ü çıkardı: Cumhuriyet'in yüzüncü yılını kırk sekiz yıl önceden düşleyen, on ve on üç dakikalık parçalar barındıran, gençlik dergisi Hey'den tam puan alan bir konsept albüm. Manço'nun o yılları özetleyen lafı da hâlâ dolaşır: "Uzun saçın cefasını Erkin, sefasını ben sürdüm." Öbür kol sokağa indi. Cem Karaca'nın on yılı bunun haritası gibi: Apaşlar'la "Resimdeki Gözyaşları"nın aşk acısından Kardaşlar'a, Moğollar'la "Namus Belası"na, oradan Dervişan'la "Tamirci Çırağı"na uzanan yedi yıllık bir yol, aşk şarkısından işçi şarkısına. Selda Bağcan 1976'daki ilk uzunçalarında Aşık Mahzuni Şerif'in "İnce İnce Bir Kar Yağar"ını Dadaşlar'la yorumladı ve girişteki elektro gitar riff'i kırk yıl sonra Amerika'da ikinci bir hayat bulacaktı. Erkin Koray ise iki kolun arasında, kendi yolunda yürüdü. Aynı yıl çıkan 2'deki "Şaşkın" ve "Fesupanallah"ın, rivayete göre, Orhan Gencebay'la aynı masaya oturduğu bir rakı masasında doğduğu anlatılır. Arabeskle rock'ın aynı sofrada buluşması boşuna değil: ikisi de aynı kapının önünde bekletiliyordu. O kapı TRT'nin kapısıydı ve devletin bu müzikle ilişkisi tuhaftı çünkü Anadolu Pop'un yaptığı şey Cumhuriyet'in kırk yıldır istediği şeydi. 1935'te Ankara'ya davet edilen Paul Hindemith raporunda Türk bestecilerine taşraya gitmelerini, köylülerle aylarca yaşayıp kırsal müziği dinlemelerini öğütlemişti; Türk Beşleri; türküleri Batı tekniğiyle çoksesli hâle getirmiş, devlet de bunu alkışlamıştı. Otuz yıl sonra aynı işi uzun saçlı, amfili çocuklar yapınca alkış kesildi. TRT 70'lerin başında kurduğu Müzik Denetleme Kurulu'yla radyoda ve televizyonda çalınacak her şarkıyı elekten geçirdi; ölçütler arasında yerli bestelerde yabancı halk müziklerini taklit etmek de halk müziğine kendi yapısına uymayan çokseslilik ve ritim giydirmek de vardı. 1968-1972 arasında denetime gönderilen 2.394 şarkının 1.444'ü, yani yarıdan fazlası, yayınlanamaz raporu aldı. 1974'teki bir TRT danışma kurulu toplantısında söylenenlerin özeti şuydu: bu gençler halk müziğini bozuyor, türküler otantikliğini yitiriyor, hafif müzik zaten sanat sayılmaz. Cahit Berkay türkü aramak için TRT'nin derleme arşivine gittiğinde içeri alınmadı; gerekçeyi kendisi özetlemiş: "Tipimiz müsait değil." 12 Mart'ın askerî disiplini uzun saçlıyı anarşist sayıyordu ama aynı TRT kapıdan çevirdiği grubun müziğini yıllarca dizilerde ve belgesellerde kullanmaktan geri durmadı. 3 Hürel'e ise televizyona çıkmaları için saçlarını ve sakallarını kesmeleri şart koşuldu. Feridun Hürel kabul etti; uzun saç modasının zaten bittiğini, halk isterse yeniden uzatabileceklerini söyledi. Bence Türk rock tarihinin en güzel cevaplarından biri bu: ne isyan ne teslimiyet, düpedüz bir omuz silkişi. Devletin elinden kaçan plakları da ekonomi yakaladı. Uzunçalar pahalı ve nadirdi; şarkılar tek tek 45'lik olarak çıkar, radyoya gönderilir, gazinoda çalınır, kasabanın plakçısında satılırdı. Gençlik ile Elele'yi yeniden basan Finders Keepers'ın plak notlarına göre, 70'lerin petrol sıkıntısında çok sayıda Türk uzunçaları raflardan toplanıp imha edildi ya da geri dönüştürüldü; 45'likler bu kıyımdan kurtuldu. Vinil de sonuçta petrol. Özkent'in albümünden tek bir 45'lik bile çıkarılmamıştı çünkü plak şirketi vokalsiz bir albümden single çıkarmaya gerek görmemişti; albüm neredeyse hiç var olmamış gibi kayboldu. 1968'de Altın Mikrofon'u Türkiye Petrolleri'nin orkestrası kazanmıştı, beş yıl sonra petrol bu kez kriziyle o kuşağın uzunçalarını eritti. Tarih bazen fazla açık konuşuyor.

On yılın ikinci yarısında ise şarkılar sertleştikçe kapı tamamen kapandı. Cem Karaca Dervişan'la "Parka"yı, "İhtarname"yi söylerken konserler siyasi gerilimin ortasında kalıyordu; "1 Mayıs" plağı yüzünden komünizm propagandasından yargılandı, konserleri basıldı, ölüm tehditleri aldı ve 1979'da kısa bir süre için Almanya'ya gitti. Bu kısa süre sekiz yıl sürdü. 12 Eylül'den sonra cunta "yurda dön" çağrısı yaptı, avukatları gelme dedi ve 6 Ocak 1983'te Yılmaz Güney'le aynı gün vatandaşlıktan çıkarıldı. Başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmedi, Birleşmiş Milletler'in vatansızlara verdiği pasaportla yaşadı, Almanya'da Türkler için kullanılan aşağılayıcı "Kanaken" kelimesini grubunun adı yaptı ve ancak 1987'de, Turgut Özal'la görüşmesinden iki yıl sonra dönebildi. Moğollar çoktan, 1976'da dağılmış, üyeleri ağırlaşan siyasi havada Paris'e, Berlin'e savrulmuştu.

12 Eylül de müziğe kendi imzasını attı: TRT'de pop yayınları yasaklandı, pop programcıları klasik müzik programı yapmaya zorlandı çünkü darbenin suçlusu gençlik sayılıyordu ve onun dinlediği müzik de susturulacaktı. Darbeden sonra bir gazete, Cem Karaca'nın 1979'da Almanya'da Selda'yla çekilmiş bir fotoğrafını "gizli hesaplar" imalı bir başlıkla bastı. On yıl bir gazete sayfasında başlamıştı, bir gazete sayfasında kapandı.

Bu müzik Türkiye'ye doğrudan dönmedi; dünyayı dolaşıp öyle geldi. 2006'da İngiliz plak şirketi Finders Keepers, Mustafa Özkent'i arayıp Gençlik ile Elele'yi yeniden basmak istediğini söylediğinde Özkent önce neden bahsettiklerini hatırlayamadı. Master bantlar yoktu, plak şirketi yıllar önce kapanmış, sahibi ölmüştü; Özkent kendi elindeki plaktan bir master çıkardı, albüm Batı'da hem eleştirmenlerden hem satıştan geçer not aldı ve Özkent kendini Le Guess Who? ve Europalia gibi festivallerin sahnesinde buldu. Selda'nın "İnce İnce"si ise daha uzun bir yol yürüdü: 2007'de prodüktör Oh No riff'i "Heavy"de kullandı, 2009'da Mos Def aynı beat'in üstünde "Supermagic"i yaptı, 2015'te Dr. Dre Compton albümündeki "Issues"ta aynı riff'e uzandı. Albüm çıktığında Dre'yi soranlara Selda onu pek tanımadığını, kendisinin türkü söylediğini anlattı ve yurt dışındaki şöhretinin Türkiye'dekinden büyük olduğunu düşündüğünü ekledi. Sonra sıra Amsterdam'a geldi: Hollandalı basçı Jasper Verhulst'ün kurduğu Altın Gün bu kataloğu yeniden çalmaya başladı, ikinci albümleri Gece 2020'deki 62. Grammy'de En İyi Dünya Müziği Albümü dalında aday gösterildi. Verhulst'e göre tamamı Türkçe sözlü bir albüm ilk kez Grammy'ye aday oluyordu. TRT'nin arşiv kapısından içeri alınmayan müzik, bir İngiliz plak şirketinin, bir Amerikalı prodüktörün ve bir Hollandalı basçının kapısından eve döndü. Geriye dönüp bakınca hikâyenin şekli belli: bir gazete bu müziği sipariş etti, bir devlet ondan korktu, bir darbe onu susturdu, yabancılar onu geri getirdi. Arada bir kuşak, dedesinin türküsünü bir amfiye bağlamak için saçını, pasaportunu, zaman zaman da sokakta yediği dayağı ortaya koydu. Batı'da psikedelik bir kaçıştı; başka bir bilince, başka bir kıtaya, başka bir gerçekliğe. Burada ters yöne işledi, kaçmak için değil eve dönmek için yapıldı. Uzun saçlı çocuklar bir gazetenin Anadolu turnesinde, Paris'te bir plak şirketinin kapısında, TRT'nin açılmayan arşiv kapısının önünde hep aynı şeyi buldular: aradıkları ses zaten evdeydi.

Erkin Koray 1941'de Kadıköy'de doğdu, 7 Ağustos 2023'te Toronto'da öldü. Arada bir bağlamayı elektriğe bağladı. Bazı eve dönüşler böyle oluyor; önce dünyanın öbür ucuna kadar gitmen gerekiyor.

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Can Korur

Adana'da doğdu. Sert güneşin altında, dik yürüyen insanların arasında büyüdü. Genç yaşta edebiyatla tanıştı; kelimeleri önce tüketti, sonra dönüştürmeye başladı. Beat kuşağını sevdi, yeraltını benimsedi ama hiçbir kalıba tam olarak sığmadı. İstanbul'a geldiğinde yalnızdı ama yalnız kalmadı; yazdı, çalıştı, karıştı. Müziğe turntable başında, yazıya bar taburesinde tutundu.  Merak ettiklerini değil, dayanamadıklarını seçti hep. Zamanla yarışmadı; kendi zamanını kaybettirdi.    

Şiir

Tüm Yazılar

İstanbul Kitaplığı

Tüm Yazılar

Haberler

Tüm Yazılar