Edebiyat

Ölümcül Seyircinin Bileti

   Burak Çetinkaya       Mayıs 2026

Ölümcül Seyircinin Bileti

 

"Tiyatroya sık sık fahişelik yakıştırılmıştır; bu sanatın lekesiz olmadığını anlatmak için.'' der Peter Brook, Boş Alan kitabında.

Bu cümle, Satıcının Ölümü adlı oyunun Zorlu Alışveriş Merkezi'nde fahiş bir bilet fiyatıyla üç saat boyunca sergilenecek olması haberini ilk duyduğum anda kendini hatırlattı. Brook bu cümleyi kitabın "Ölümcül Tiyatro" bölümünün başlarında belirtir ve Ölümcül Tiyatro'nun en bilinen klasik oyunların, hatta Shakespeare oyunlarının bile içinde var olduğunu, o gösterişli kostümlerin, müziklerin, oyunun olması gereken formda olmasının bile bunu desteklediğini yazar. Peki bahsettiği şey tam olarak nedir? Tiyatronun, yaşayan bir deneyim olması gerekirken ölü bir forma, alışkanlığa, saygınlık ritüeline, müzeleşmiş bir gösterime dönüşmesidir ve içten içe ekip tarafından da bunun bilinmesidir. Peki izleyici bunu bilmiyor mu? Ekipler bunu bilmesine rağmen neden bu formlarda bu oyunlar sahneleniyor? Bu yazının da varmak ve açmak istediği yer de tam olarak budur: Brook'un peşi sıra belirttiği tanım olan "Ölümcül Seyirci".

Ölümcül Seyirci, sahnede izlediği oyunun -bu oyun dilerse Broadway'de olsun dilerse Londra'da West End'de olsun dilerse AKM'de ya da AVM'de olsun- içten içe sıkıcı ve vasat olduğunu bilmesine rağmen o işten muazzam bir keyif aldığını belirten kişidir. Bunu yapma sebepleri çeşitlendirilebilir: Büyük prodüksiyonun iyi tiyatro olduğunu sanabilir, televizyonda izlediği oyuncularla tanışma ya da yakından görme dürtüsü olabilir, AVM'de alışveriş yapıp kalan boş vaktinde oyun izlemek istiyor olabilir, uzun tiratlardan hoşlanıyor olabilir, elinde basılı olan klasik bir oyunun şaşırtmayacak versiyonunu metni takip ederek izlemek istiyor olabilir, bu eylemi bir soyluluk ya da sınıfına ait olma ya da bunu göze sokma ihtiyacı içinde olabilir veya sadece ödeyebileceğini bile belirtiyor olabilir. Hiçbiri de olmayabilir. Gördüğü şeyin kolay uygulanabilir, ışıksız ve sıkıcı olduğunu içten içe fark etmek bile onun hoşuna gidebilir. Bunu tiyatronun ödül sisteminde bile görebiliriz.

Metnin sorduğu ikinci soruya dönecek olursak: Ekipler yaptıkları işin sığ ve vasat olduğunu içten içe bilmesine rağmen neden bunu yapmaya devam ediyorlar?

Burada belirtmemiz ve konuşmamız gereken iki tür ekip var: Yapımcılar ve sanat yapmaya çalışan ekip. Yapımcılar kısmı aslında en kolayıdır, parayı da başarıyı da bu vasatlık sağlar (kısa vadede). Sanat yapmaya çalışan ekip içinde de iki farklı gruba değinebiliriz: Çok iyi paralar kazanmış, çok ödüller almış ışıkçılar, yönetmenler ve oyuncular; diğer grupsa eğitim aldığı ya da sahada uzun zamandır çalışıp sevdiği işi yaparak yaşamaya çalışanlar.

İlk grup için her şey çok yerli yerindedir; aradığı saygınlığı tekrar büyük bir prodüksiyon ve tabii iyi bir paraya kendini pek de zorlamadan istediği başarıya sahip olabilir. İkinci grup ise iş yapabilme fırsatı bulmuştur ve her şeyden taviz verebilmektedir. Her şeyden derken neler olduğundan da biraz bahsetmek isterim. Her gün seçmeler için hazırlanmak, bir yandan boştaki tabakları, bardakları kaldırırken diğer bir yandan hayaller kurmak, belli bir yaşa gelip ailesinden para almak zorunda kalmak, kira ödeyememek, markete borçlanmak, gerçek mesleği olan aktörlük dışında başka işlerden kazandığı küçük paralarla fotoğraf çekimlerine, eğitimlere harcama yapmak, ilişki ağı kurmak için ‘herkesin' takıldığı o birkaç mekâna gitmek, iki kelimeyi yan yana getiremeyen insanlardan nasihatler dinlemek, kötü beslenmek, az uyumak, sosyal medyada var olmaya çalışmak... yani her şey.

Fahişelik yakıştırması kitapta bu sanatın lekesiz olmadığını anlatmak için, dedikten sonra Brook şunu da ilave eder: ‘'Artık yeni bir anlam da kazanmakta; fahişeler parayı alır fakat eğlenmezler.''

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

Burak Çetinkaya

Burak Çetinkaya1995 yılında Bakırköy'de doğdu. Mor ve Ötesi ve Büyük Ev Ablukada dinlemiyor. Kapuska seviyor ve pembe çoraba bayılıyor.

 

Öykü

Kama

Tüm Yazılar

Futbol

Tüm Yazılar