Şairlerin Bugün Bir Poetikası Var mı Yahut Bütün Suçlu Şairler
Türkiye'nin geldiği hal, şairlerin suçu.
Bugün poetik anlamda "mesele" sahibi olan şairlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Yazıya başlarken yazdıklarına değer verdiğim çağdaş şairleri şöyle bir düşündüm de on şaire ulaşamadım. Halbuki nicelik olarak bu sayı onun belki yirmi katı. Yazık ki her devrin konusu olan bu mesele bugün her zamankinden daha vahim durumda.
Çağın savrukluğu, şiddetli şekilde şairleri de vurmuş durumda. İşin kötüsü şairler bundan şikâyetçi değil. Belki farkında bile değiller. Halbuki kalp ve kafa konforunu terk ederek yaratılan en önemli sanat, şiir. Bütün sanat dalları arasında "rağmen" olan ve olması gereken sanat dalı da şiir. Bütün bunların arasında şiir bugün bir sosyalleşme aracı, bir "network" unsuru, birbirini pışpışlama ve birbirinin sırtını kaşıma aparatı halinde üç-beş kişinin bir araya gelerek birbirlerine "şair" payesi vermesiyle oynanan bir çelik çomak kimliğinde. Şiirin ciddiyeti, şiirin zorluğu, şiirin sistematik bir şekilde yaratılma süreci hiçbir şairin gündemi değil. Böyle bir bilinç de yok zaten. Cetvelle ölçülerek yazılmış, robotik ve mekanik şiirlerden bahsetmiyorum elbette. En dağınık ruh halleri, en karmaşık psikolojilerde bile kendi içinde bir düzen vardır ve bu düzen, düzensizlik içinde bir araya gelen bütüncül bir hikâye doğurur. Bu düzensizlik içinde bile düzen oluşturamayacak kadar yoksul bir poetik bilinçle karşı karşıyayız. Belirli periyotlarla yazılmış, herhangi bir hikâyesi, herhangi bütüncül bir sözü olmayan şiirlerin toplanarak bir araya getirilmesiyle "piyasaya sürülen" kitaplar, bir sanat eserinden çok endüstriyel bir ürün olarak karşımızda. İşin komik yanı bu ürünler kapitalizmin malzemesi olacak kadar bile değerli değiller. Bu durum yalnızca şiir yolculuğunun başında olan şair adayları için değil; uzun yıllardır şair kimliğiyle yaşayan, camianın gediklileri için de geçerli. Atalet mi dersiniz, miskinlik mi dersiniz, korkaklık mı dersiniz, ayranım dökülmesincilik mi dersiniz, ne derseniz deyin ama geçtim siyaseti, toplumu, çağı, adam akıllı âşık olan şair bile göremiyoruz uzun zamandır.
Şiiri çağla birlikte okumak, çağla birlikte değerlendirmek ve çağla birlikte yazmak gerek. Şairin "çağın şahidi" diye basit ve yüzeysel bir vakanüvislik görevi olmasa da çağın şahidi olmak şairin vazifelerinden biri. İyi de şair bunu bir gazeteci bilinciyle mi yapacak yoksa şiirin sanatsal anlamda en düşük akımlarından biri olan toplumsal gerçekçi bilinçle mi yapacak? Şair çağın içinde nasıl yaşayacak?
Bu soruyu cevaplamazdan önce Türk şiirinin ne söylediğine bakmak gerek. Şiir, yazıldığı çağın insanı adına bize veriler verir. O çağda insan nasıl âşık olur, nasıl öfkelenir, nasıl savaşır, nasıl üzülür, nasıl ağlar, hangi sıkıntıları çeker, günlük dertleri neler, meselesi ne... İşte bu bütün meseleler bütünü insanın tamamını tanıtır bize çünkü bir insanın hangi durumlar karşısında nasıl tepkiler verdiği ya da vermediği, nelerle uğraştığı, ne yaptığı o insanın şahsiyetine dair en büyük veriyi sunar bize. Bu da birçok sanat eseriyle birlikte değerlendirildiğinde toptan bir sonuca ulaşmamızı sağlar. Bu sonuç ise kolektif bilincin ürünüdür. Bu durum şairi bir sosyolog haline sokmaz; bilakis şair, ağzından çıkan her söz şiir olduğu için şairdir. Şair bir gözlemcidir ama gözlemleyerek şiir yazmaz, o içgüdüsel bir şekilde yapar gözlemini. Sokağa çıkıp insanları izleyerek şiir yazmak şairin görevi değildir. O, bir sosyoloğun makale görevidir. Bir akademisyenin görünce yazmaya değer görmeyeceği bir şey bir şairin şiiri haline gelebilir, gelmelidir de.
Gelelim şairin çağın içinde nasıl yaşayacağına. Her şeyden önce sanat trajedidir. Trajedisi olmayan kimse sanatçı olamaz. Yarattığı ürünler de sanat eseri olamaz. Trajedinin içine kişisel, toplumsal, ailevi konulardaki birçok şeyi dahil edebilirsiniz. Trajedi sanatın ana unsurudur. Trajedisi olmayan insanın sanatının olamayacağı gibi trajedisini halı altına süpüren, onu yok sayan, onunla yüzleşmekten şu veya bu sebeple korkan kimsenin de sanatı olamaz. Trajediyi çağın buhranı, bunalımı, melankolisi ve depresyonuyla anlamamak gerek. En neşe dolu eserler bile bir trajediden doğmuştur. Trajedi insanın yolculuğudur. Sanat ise bu yolculuğun çeşitli araçlarla estetize edilmesi.
Dünya bugün bize trajedi yerine depresyonu sunuyor çünkü trajedisi olan insanlar ya tam anlamıyla ölür ya da trajedilerinin içinden kendilerini yeniden doğurarak, dipdiri kalırlar. Oysa depresyon bir arada kalmışlık hali. Tam yaşayamama ama ölememe de. Öldürerek müşteri kaybetmek istemeyen sistem, tam bir yaşama bilinciyle de diriltmek istemiyor ki insanlar kendilerinin farkına varmasınlar. İşte bu basit yapıyı en çok görmesi gereken insanlar sanatçılar, sanatçıların özelinde de şairler ama ne yazık ki depresyonun şehvetli kucağı, konforunu bozmak istemeyenler için de çok tatlı. Bu şehvetli ve tatlı kucak da şairin öteye geçmesine engel oluyor.
Şiir daima diridir ve o, bir dirimin sonucudur. Diri olmayan ya da diri olmak istemeyen kimse şiirden kendisine düşen payı alamaz. O payı kendisi reddeder böyle yaparak. Dönüp geriye bakalım hangi şair olduğu yerde kalmış, hangi şair öteye geçmeye çalışmamış, hangi şair yeni bir şeyler denememiş. Turgut Uyar Divan'la ne yaptı? İlhan Berk Deniz Eskisi ile ne yaptı? Edip Cansever Tragedyalar'la ne yaptı? İsmet Özel Of Not Being A Jew'la ne yaptı? Cevdet Karal Cesedi Nereye Gömelim ve Alışveriş Listesi ile ne yaptı? Süleyman Çobanoğlu Tamgalar'la ne yaptı? Metin Eloğlu, Attila İlhan, Sezai Karakoç ve daha nice şair hep ötesini aradı.
Yeni bir şey yapmak illa biçimsel anlamda yenilik anlamına gelmez. Deneysel şiir, işitsel şiir, görsel şiir, video şiir gibi binlerce çeşit şey yapılabilir ama insana dokunmadığı müddetçe hepsi sonuçlanmamış birer çaba olarak bir köşede kalır. 700 yıl öncesinin ruhuna dönmek çabası da yeni bir şeydir, insanın en temel meselelerini çağın sözüyle anlatmak da yeni bir şeydir, çağın ve insanın en ihtiyacı olan sözü söylemek de yeni bir şeydir.
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki Abdülhak Hamid'in; "En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-ı müdhişenin tazyiki altında hiçbir şey söyleyememektir." gibi boş ve anlamsız tanımına uyan şiirler bile şiir olarak değerlendirilebilir bugün. Bütün bunların sebebi yeni kuşak için tembellik ve ciddiyetsizlik, eski kuşak için ise korkaklık ve ayranım dökülmesincilik.
Türkiye'nin geldiği hal, şairlerin suçu.
Raşit Ulaş
Şair Raşit Ulaş 1987 yılında Ankara'da doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çeşitli dergilerde şiir ve yazıları yayımlandı. Raşit Ulaş'ın Kavga Başlıyor, Metrobüs, Domates ve Ev Kirası, Birçok Yolculuğun Tamamlanmamış Hikâyesi ve İsimsiz Oğullar ve Tanrı Kuşları adında dört kitabı vardır.