İki Çocuğun Oyun Hikâyesi: “Her Şey Çok Güzel Olacak”
Yol filmleri hakkında yazmayı düşündüğüm ilk andan itibaren aklıma çok sayıda yönetmen ve film gelmeye başladı - Wim Wenders, Abbas Kiarostami, Tim Burton, Jerzy Skolimowski, Jean-Luc Godard, Agnes Varda, Wes Anderson, Ryusuke Hamaguchi, Ridley Scott...-. Bu tarz filmlerin yolda geçmesinden çok yolculuğun ve bağların, varoluşun, iletişimin, mücadelenin, sevginin ya da nefretin bu düşünceyi dürttüğünü fark ettim. Dönüp dolaşıp içimi kemiren dürtü beni "Her Şey Çok Güzel Olacak" (1998, Ömer Vargı) filmine yönlendirdi. 90'lar Türkiye'si, Bodrum, Sıraselviler, Cihangir... Bunlar 90'lar gençliğini, o yılları yaşamamış olanlara da o özlem hissini vermiyor mu? Bendeki karşılığı, galiba evet.
Ülke olarak değişimin ve sertliğin acımasız ve yoğun olduğu o yıllarda; Türk sinemasına belki de en keskin izlerinden birini bırakmış olan "Her Şey Çok Güzel Olacak" filmini sadece abi-kardeş hikâyesi olarak okumak, filmin sadece kabuğunu görmek olur. Kabuğun altına bakmaya çalıştığımızdaysa erkek olmanın varoluş krizini, bir koruma kalkanı olarak çocuk kalabilmeyi ve aynı şekilde bir koruma kalkanı olarak güçlü, maskülen ve sorumluluk sahibi erkek olabilmeyi görebiliriz. "Her şey çok güzel olacak", film boyunca hiç bitmeyen absürd umut nakaratıdır.
Altan'ın (Cem Yılmaz) o meşhur repliği umut manifestosundan çok, varoluşun saçmalığına karşı geliştirmiş olduğu katlanma ritmidir. Altan bu sözü, her şeyin çok güzel olacağına dair güveni olduğu için söylemez. Tek yaptığı, bugünü taşıyabilmek için bir tempo tutmaktır. Bu tekrar, Sisifos'un kayayı yuvarlamasına benzer: kayadan kurtuluş yoktur, ama ritim vardır. Altan'ın ataerkil dünyada yetişkin olduğunu kabul ettirebilmesi için gerekli olan 'çalışmak' ya da 'çalışma ahlakına sahip olmak' fikrinden çok uzan olan hayallerinin peşinden gitmek - bar açmak-, kolay para kazanmak gibi yönelimleri, yaşattığı çocuksuluk, o dönem Türk Sinemasında sık karşılaşmadığımız bir tablo çizer. Güç, iktidar ve tahakküm üzerinden inşa edilmiş erkeklik şablonlarını parçalar. Altan maskülenlik oyununu reddederek yaşamayı seçer. Kaybeder, savrulur ama oyununu terk etmez. Bu tavır, ‘erkek olma' baskısına karşı etik bir jesttir. Onu tehlikeli kılan şey, bu etiği somut sorumluluklarla buluşturamamasıdır.
Nuri (Mazhar Alanson) ise Altan'ın karşı kutbudur. Düzene ayak uyduran, sorumluluk sahibi, sessiz ama bastırılmış bir çocuk. Babasıyla olan ilişkisinde çikolata yerine pişmaniye aldığı için kızılan, patronuyla olan ilişkisinde iş saatlerinde özel ziyarette bulunduğu için azar işiten ama odasında hayalini süsleyen arabanın posteri bulunan, bastırılmış bir çocuk. Altan'ın aksine saygın bir yetişkin olarak kendi sorumluluklarını taşısa da bastırdığı çocuk yanla özünü yiyip bitirmektedir. Film, Nuri'nin dönüşümünü bu bastırmanın çözülmesiyle gösterir. Sürekli zincir vurulma, gölgelenmiş, görülmemiş arzuların yüzeye çıkması.
İkilinin hikâyesi, aslında erkekliğin iki yanlış çıkışıdır: Altan'ın sorumsuz oyunu, Nuri'nin sessiz bastırması. Finalde anlamlı olan şey, bu iki yarımın birbirinden öğrenmeye başlamasıdır. Altan, çocuk yanını terk etmeden sorumluluk almayı dener. Nuri, bastırmayı gevşetip oyunla temas eder. Bu buluşma bir "mutlu son" değildir, daha ziyade kırılgan bir denge arayışıdır. Film, erkekliğin yeniden inşasını bir reçete olarak değil, iki yarımın birbirini iyileştirmesi olarak düşünür.
Bu bireysel dönüşüm, toplumsal bağlamdan kopuk değildir. 90'lar Türkiye'si krizlerin, mafyatik ilişkilerin, belirsizliklerin yaşandığı bir atmosferdir. Büyük idealler çökmüş, geriye kısa vadeli hayaller, günü kurtarma stratejileri kalmıştır. Altan'ın sözü bu yüzden sadece bireysel bir refleksten ibaret değildir; toplumun kolektif bilinçaltının da özetidir. O yıllarda hepimiz "her şey çok güzel olacak" diyorduk çünkü başka türlü yaşanamıyordu. Film bu nakaratı bir slogan olarak değil toplumsal travmanın ritmik çevirisi olarak sahneye koymaktadır.
Biçimsel olarak da film bu kırılganlığı hissettirir. Mizah, seyirciyi rahatlatmaz. Kahkaha, yarayı daha görünür kılar. Kamera yüzlere yaklaşarak, maskelerin düştüğü mikro anları yakalar. Neon ışıklı gece mekânları, çürümüş modernliğin sahne dekorudur. Mazhar Alanson'un müzikleri, karakterlerin bastırılmış çocukluklarının sahneye çıkışı gibi duyulur. Finalde şarkının yükselişi, trajediyi melodramlaştırmaz. Aksine, absürd bir tören havası yaratır: "Her şey çok güzel olacak" bir vaat değil, bugünü taşımak için söylenen ritmik bir büyüye dönüşür.
Filmin kalıcılığı tam da buradan gelir. "Her Şey Çok Güzel Olacak", nostaljik bir "abi-kardeş" hikâyesi değildir. Türkiye'nin absürd modernliğinde erkekliğin kırılganlığını, çocukluğun hayatta kalma stratejilerini ve bastırmanın sessizliğini açığa çıkarır.







