Tiyatro ve Veba’dan Akropolis’e
Antonin Artaud 6 Nisan 1933'te Sorbonne Üniversitesi'nde verdiği ‘'Tiyatro ve Veba'' konferansı ile sanat tarihinin en rahatsız edici anlarından birini yaratmıştır.
Konferans metnine gücü elinden alınmış bir veliaht prens olan Saint-Remys'in kâbusuyla -paranoyasıyla- ve veba hastalığı taşıyan Grand-Saint- Antoine savaş gemisiyle başlayan Artaud; metni okumakla kalmamış, metin ilerledikçe veba hastalığının insanda yarattığı fiziksel ( korkunç bir yorgunluk, mide bulantısı, neredeyse ölü bir beden gibi nabız, bazen de dört nala koşan bir atınki gibi bir nabız, kızaran sonra donuklaşan gözler, önce beyaz sonra kırmızı daha sonra da kömür gibi kapkara olmuş, şişmiş ve kocaman bir dil, ağrı veren dışkılar ve idrarla beraber akıtılan kanlar, bir güreşçinin tüm gücüyle sıkmış olduğu suya batırılmış süngerden akan sıvılar gibi akan terler, son noktada ise patlamaya hazır yanardağ gibi olmuş hıyarcıklar) ve ruhsal (sanrılar, hızlanan düşünceler ve yavaşlayan düşünceler, halüsinasyonlar, korkular, kolektif halüsinasyonlar ki bu imgeler insanlığın en doğru tarihidir, şizofrenik kırılmalar) rahatsızlıkları fiziksel olarak betimlemeye (boğazdan gelen hırıltılar, kas spazmları, ateş halindeki titremeler...) başlamıştır. Bu performansın dinleyicileri rahatsız etmesiyle beraber Artaud'un bir noktada boğulan bir insan gibi morarmaya başlaması, halkı konferansı terk etmeye itmiştir ve alanda sadece Artaud'un yakın tanıdıkları kalmıştır. Artaud bu duruma şöyle der: "Onlar benim bir konferans verdiğimi sanıyorlardı oysa ben onlara vebanın kendisini sundum. Onlar sadece ölmekten korkuyorlar oysa tiyatro onları yaşatmak için önce ölmelidir."
Konferans metninin içinde de bu fikirden bahseder Artaud: Klasik tiyatro vebaya benzer, der. Bu metnin bulunduğu kitap olan Tiyatro ve İkizi'nin önsözünde de - bu önsözün (Tiyatro ve Kültür) Meksika'daki peyote (yerel halkın kullandığı halüsinatif madde) deneyimlerinden sonra yazıldığı düşünülmektedir- tiyatronun hiyeroglif gibi olması gerektiği, ifadenin tek bir dille sınırlanmayıp jestler, haykırışlar, inlemeler şeklinde kullanılması gerektiği; yazılı metin, söz, müzik ve ışık hatta insan yaratımı öğrenilmiş dilden soyutlanmadığı takdirde tiyatronun ölümünün gerçekleşeceğini belirtmiştir. Tıpkı Peter Brook'un ‘'Boş Alan'' teoremi gibi ya da Jerzy Grotowski'nin yönettiği en özel ve en bilinen oyunlarından biri olan Akropolis'te olduğu gibi. (Bu noktada ifade etmem gerekir ki Amerikan avangart sanatçıları ve San Francisco Rönesansçıları gibi bu metin Artaud'u peyote ve uyuşturucu deneyimleri dahilinde övüp yüceltmez; aksine bu önsözde peyoteden bahsetme amacım, Artaud'un Meksika deneyimleri ve kolektif bilinçaltına bakış noktasını belirtmektir. Romantik Beatnik şairlerin övgü noktası olan uyuşturucu ve peyote deneyimleri Susan Sontag'ın, Jack Hirschman'ın Antonin Artaud Antolojisine yaptığı yorumda belirttiği gibi: Büyük bir kuramcı ve multidisipliner bir modern sanatçının uyuşturucu deneyimlerine indirgenmesi tamamen yanlıştır ve saçmalıktan ibarettir.)
Orjinal metninde oyun Wawel Katedralinde geçer ve katedralde bulunan heykellerin canlanmasını anlatır. Grotowski versiyonunda ise oyun Auschwitz toplama kampında geçer. Seyirciler rastgele konulmuş taburelere otururlar ve toplama kampında yaşayan tanıklar haline gelirler. Öğrenilmiş dil vardır fakat çarpışan metal sesleri, sahnede çalan kemanda bu dile dahildir. Müzik canlı yaratılmıştır, ışık yoktur ve dekorlar da olabildiğince azdır.
Akropolis bu anlamda "Tiyatro ve Veba" metniyle de bağdaştırılabilir. Konferans metninde Artaud, veba bir kente yerleştiğinde kurumların çökeceğinden; ortada ne hizmetin, ne ordunun ne güvenliğin, ne belediyenin, ne de ölüleri yakacak bir çift görevli hatta rastgele elin kalacağından, mutlak yıkımın geleceğinden bahseder. Akropolis'te de toplama kampı bizi bu yıkıma tanık eder. Oyuncular da Artaud'un Sorbonne'da icra ettiği gibi -veba kurbanı gibi- bir yıkımın ortasında kalmış insanlara dönüşmüşlerdir.
Sadece bu oyun dahilinde değil, diğer prodüksiyonlarda da Artaud etkisi Grotowski üzerinde hakimdir ama kendisi Artaud'un iyi bir kuramcı fakat hassasiyetlerden ve somut metodolojik önemlerden yoksun olduğunu belirtir. Grotowski bu noktada haklıdır: Artaud kutsal oyunculuktan bahsederken bile metodolojik çalışmalar sunmamaktadır. Buna karşılık kendi kurduğu Laboratuvar Tiyatrosu ve Yoksul Tiyatro'nun açıkça gösterdiği etkilenme Peter Brook ve Jean-Louis Barroult gibi önemli tiyatro ve sinema insanları açısından da Artaud kuramlarının ehlileştirilmiş ve geliştirilmiş çabaları olarak görülmüştür.






